I am not Alone

28 Aralık 2010 Salı

Just Another 'New' Year

Yazabileceğim bir çok konu var aslında, hani içimi döksem iyi olacak konular ama bazen kelime haznemin yetersiz olduğunu düşünüyorum ve hazır dönemi gelmişken Yılbaşından konuşayım diyorum.


Çok abartı bir kere ya. Eğlenceden çok stres bir de.

Yılbaşından tek istediğim aslında, şöyle kırmızı pijamalarımı giyeyim (yok öyle seksi falan değiller, bildiğin teenage pijamaları, kırmızı beni mutlu ettiği için sadece), elimde sıcak çikolata fincanım olsun, kaloriferin dibinde oturayım. Tam yılbaşı filmlerim elimin altında olsun. Mümkünse, mükemmel uyumlu İngilizce altyazılarıyla birlikte. Bir tarafımda sırası bir türlü gelmemiş kitaplarım olsun. Bir diğer tarafımda da, bir daha okumak istediklerim. Telefonum kapalı olsun. Laptop'un şarjı bitmiş olsun.

Hayalim bu da, sırf sonradan pişman olmamak için planlar falan. Fazla kalabalık. Fazla yorucu. Ama yılbaşı bahane, dünyanın en güzel elbisesini almış olabilirim. Bir de elbiseye uyacak, güzel bir topuklu. Bekle beni 10+ cm topuk. Hem ayakkabı hem de elbise o kadar da güzel bulunmayabilir diğerleri tarafından ama o yılbaşı kalabalığının içinde almayı başarabildim ya onları, sırf o nedenle bile tapabilirim onlara.

Şimdi yılbaşını neden sevmiyorum. Fazla zorlama. Herkes bir eğlenme çabasında. Fazla kasıntı. Fazla süslü. Yapay. Nedense kafanda durduk yere bir baskı oluşuyor, bu gece eğlenmeliyim. Nope. Eğleneceksem Taksim'de olmak istiyorum ben. Saçma sapan insanlar tarafından işgal edilmiş Taksim istemiyorum ben. Gecenin bir yarısı, trafiksiz olsun istiyorum. İş çıkışı trafiğinin aynısı gecenin özgürlüğüne gelmesin.

İnsanların yeni yılda neleri değiştireceklerini duymak istemiyorum. "Yeni yılda çok görüşürüz." cümlesini kurmaya yeltenenleri ise toptan imha etmek istiyorum.

Hmmm, asosyal ruhum çıkmış ortaya yine ya. Sallamayın uykum var, başım ağrıyor falan.

PS: Yılbaşı ile ilgili sevdiğim tek şey, her tarafım kıpkırmızı olması sanırım.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Akbaba Olmasın!

Yaaa şimdi sırf bir kaç günü anlattığım bir kaç yazı gelecek. Aslında ben bir tane de toparlardım ama insanlar yazının uzun olmasını sevmiyorlar.  Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına.

Cuma akşamı sevgili arkadaşların konseri vardı İndigo'da. Berry'i de alıp gittim. Konser iyiydi ya genel olarak, eğlendik işte gerçi ben pek dinleyemedim ama... Tek düşeceğim dipnot, yaa İndigo'da bir barmen var 'curve'ü 10 üzerinden 8 (5 oldu Ci.), konuştukça daha da yükseliyor hatta. Modelmiş. Süper dövmeleri var. Yakışıklı üstüne şirin. Ses tonu mükemmel. Ukala ve burnu kalkık. Özetle yakışıklı piç. Aşık olma radarlarım açıldı resmen.

Her neyse konser bitti, biz eğlencenin başında ne yapalım diye düşüne kaldık. Ama daha biz dans edecektik yaaa diye hoplaya zıplaya soluğu Araf'ta aldık. Sanırım hala geçen senelerin hatrına gidiyoruz oraya da artık. Müzikleri iyice bok gibi olmadı mı? Arapça rap ile Almanca garip şarkıların ne işi var Balkan müziklerinin arasında?

Müziği de sallamadık, eğlenmeye programlıyız ya. Ama bir tuhaflık var. Herkesin gözü üzerimizde sanki. Üstüme bakıyorum, yok abi oram buram açık değil. Berry desen o da gayet kapalı. Ama işte bir gariplik var. Sallamadık falan en başta. 1 şarkı... 2 şarkı... Yanımızdaki tip, bir çifte 3. tekerlek olmuş o nedenle Berry'i tavlamaya çalışıyor, çevirisi ellemeye çalışıyor olacak. Çaprazda garip bir adam garip garip hareketler yapıyor. Dans demiyoruz biz ona. Ama en sıkıntısı o değil. Biraz ileride bir adam, Nuri Alço edasıyla sallana sallana geliyor elinde birası. Biz kaçıyoruz o kös kös gidiyor. 1 değil, 2 değil, 3 değil. En sonunda biz de, hani biz bizeyiz sana yer yok dansı yaptık. Adamın fantazi radarları açıldı bu sefer. Sonra bir baktım adam ve arkadaşı bizim taklidimizi yapıyorlar. He tamam, dedik, küstü bize bu gelmez bir daha. Cık. Yine gelmeye çalıştı. Eee yeter lan diyerekten kaçıverdik en sonunda. Ya adamın gelme çabalarına değil de, asıl ondan kaçmaya çalışırken kesiştiğim insanın gözden kaybolmasına üzüldüm. Ha bir de bu adamın yanında takım elbiseli bir tip vardı, pusuda bekliyordu. Adam avlayacak bizi, takım elbiseli de leşimize dalacak. Pis akbabalar.

Yolda, gecenin analizini yapmaya başladık. Neden bu tuhaflık? Çünkü sadece iki kızdık. Ne kalabalık bir gruptuk, ne de yanımızda çiftliğin horozu rolünü yapacak bir erkek vardı. Hmm. Bu çıkarım ile iştebak ne kadar ataerkil bir toplum yapımız var , bıt, bıt, bıt diye konuşabilirdim ama sanırım sadece bundan sonra "beyim" olmadan dışarı çıkmayacağım.

19 Aralık 2010 Pazar

Tumblr

Twitter, formspring, blog yetmedi bir de Tumblr neymiş ona göz atayım dedim. Gerçi benim için orası sadece fotoğraf paylaştığım bir yer olacak sanırım. Arada bir, bir kaç müzik o kadar.

Tumblr'ı olanlar isterlerse yorum olarak yazsınlar adreslerini (If you show me yours, i will show you mine.)

Benimki: [Click]

PS: I definitely have anger management issues. Good thing is i do not possess powers to destroy the world in one strike. 

16 Aralık 2010 Perşembe

mim VOL.2

Bir garip mim geliyor bu sefer femida'dan. Orgazm anına somut bir örnek yaz diyorlar.

En önce derin bir nefes alıyorum ve şimdi bunu elaleme rezil olmadan nasıl yazacağım diye merak ediyorum.

Ya hani bir rollercoster'dasındır. O uzun yokuşu tırmanıyorsundur. Karnında bir beklenti vardır. Başına ne geleceğini az çok biliyorsun ama her seferinde farklı aslında. Bu sefer nasıl olacağını merak ediyorsun. Ve tam tepedesin. Sonrası ard arda gelen duygu seli ya da çorbası bir nevi.

Ve topu, hmm, en yeni okuyucumuz arya in neverland'e atıyorum...

PS: Takma tırnaklarla herhangi bir şey yazmak çok zor. 

15 Aralık 2010 Çarşamba

Berry

Geçen sene bu zamanlarda delicesine yağmur vardı İstiklal'de hava zaten soğuk. Bebek kişilikli sevgili berry'miz 19 oldu diye biz de, yaklaşık 10 kişi o mekan bu mekan dolaşıyorduk. Keyfimizden değil de, hatun mekan beğenememişti. Doğumgünüsü diye de laf edemedik ya. Gecenin özeti de benim için, yağmur-vestiyerle kavga-görevlilerle kavga-ve giren hesaplara rağmen saf mutluluktu.

Şimdi yine onun doğumgünü de, hatırlayıverdim. Gerçi kendisi uğramaz buraya pek ama...

Hüzünlendim şöyle bir an şimdi. Ne kadar çok şey değişti, ne kadar çok şey gidiverdi. Pişman değilim ama bazen  keşkesiz de yapamıyor insan. Keşkem de şu: Doğumgünlerinde 2 sene öncesine ışınlansak mesela.

Berry'in çocuksu ruhuna bir kadeh lütfen o zaman~~

13 Aralık 2010 Pazartesi

Asabiyim ben.

Sinirlendiğimde aşırı tepkiler veriyorum. Sinirlendiğim şeyler çoooook çok saçma olabilir. Ama o saçma şeylere ne kadar tutkuyla sinirlendiğimi görseniz, acırdınız halime.

Çok çabuk sinirleniyorum, çok çabuk yatışıyorum. Ama o arada geçen süre içinde verdiğim tepkiler kalıcı ve yıpratıcı oluyorlar. Bir anda sürekli gülümseyen ben gidiyor yerine tamamen yabancı ve nefret dolu bir insan geliyor sinirlendiğimde.

Yatışmam genelde, aşırı tepkiyi verdikten sonra oluyor. İş işten geçtikten sonra yani. Ör: Sırf bu blog'daki bilmem kaç tane yazı. Altlarına tag koymam lazım: Asabiyim ben!

Karşımdakine uyarı gitse aslında. "Beyni bloke oldu, hatunun, ne desen umrunda değil şu an diye. Hatta söylediklerin sadece onu daha da sinirlendirmeye yarıyor diye. Lütfen 10dk sonra tekrar deneyiniz diye."

Peki, sorunun farkındayım da, kendimle başedebilmeyi öğrendim mi? Hayır. Bu yazı da, denemelerden biridir. İşe yaradı mı? Hayır.

Biri bana, sakin bir anımda sinirlenmek üzerine yazı yazmamı söylesin bari de, düzgün bir şey yazayım.

PS: İnternet üzerinden yazışmaktan da, mesajlaşmaktan da nefret ediyorum.

7 Aralık 2010 Salı

Facebook Cartoon Character Campaign: What is it really for?

Başlık çok akademik essay tarzında olmadı mı? Özlemiş olabilirim birazcık paper yazmayı.


Şimdi bir önceki yazıda bahsetmiştim, işte 6 Aralık'ta hepimiz sevdiğimiz çizgifilm karakterlerini koyduk diye. Sabah durum böyleydi, akşama değişti.

Hatırlıyor musunuz, kadınlar arasında sütyen rengi kampanyası dönmüştü. Hepimize bir mesaj geliyordu, sütyen rengimizi yazmamız isteniyordu. Aynı zamanda erkeklere söylemeyecektik. Amacı neydi? Meme kanserine karşı dikkat çekip, bilinci arttırmaktı. Kampanya o kadar başarılı olmuştu ki, google'da en çok aranan konu haline gelmişti döneminde. Haberlere bile konu olmuştu. O zaman da bık bık bık ötenler olmuştu:

- Ne boka yaradı şimdi bu? 
- Sütyen renginizi öğrenince bilinçlenmiş mi olduk şimdi?
- Ehehehehe sütyen rengini öğrendim! 
- Ne yani siz böyle yazınca kanser olan kadınlar iyileşmiş mi oldular? 
- Oturduğun yerden bir kelime yazmak kolay, madem önemsiyorsun git bir şeyler yapsana. 

Ya sabır diyorsun ve kafanı çeviriyorsun. Amaç neydi, be güzelim? Dikkat çekmekti. Amacına ulaştı mı evet? Hatta, sütyen rengi kampanyası yapılmış en başarılı viral kampanyalardan biridir. Viral reklamların amacı da hani bir ürün böyle, bir ürün şöyle diye söylemektense, o ürüne dikkat çekmektir. Gittigidiyor ve Fulya desem mesela?

Bu nedenle "Çizgi film karakterleri facebook" ta kampanyasını hemen salak olarak nitelendirmeyin. Biz de biliyoruz elbet, profil resmimizi değiştirmekle bir tacizciyi durduramayacağımızı. Ama 6 Aralık'ın önemine dikkat çektik mi? Çektik. Güzel yazılmış bir kaç düz yazıdan daha etkili olduğu da kesin yani.

Akşama kadar değişen ikinci bir şey, ortalıkta bunun aslında çocuk tacizcilerin işini kolaylaştırdığını söyleyen yazıların dolaşması. Hemen alıntı yapıyorum:

Çocuk İstismarı İçin Kurulan Sayfaların Yalan ve Yanlış Propagandaları İle Facebook Profil Resimlerine Çizgi Film Kahramanı Koyan Kişiler, Bu İstismarcıların Ekmeğine Yağ Sürmüş Oluyorlar. Çocuk İstismarcıları Kendilerinin Uyguladığı Yöntemi Herkese Yaptırmış Oluyorlar. Çocuklara Yapılan Arkadaşlık Tekliflerinde Çocuklar Teklifi Kolay Kabul Etsin Diye Çizgi Film Kahramanı Kullanan İstismarcılarla Aynı Şeyi Yapmış Oluyorsunuz. Lütfen Daha Bilinçli ve Dikkatli Olunuz...

Öncelikle ne işi var küçük bir çocuğun facebook'ta? İnternetin bir çocuk için çok da güvenli olduğu kesinken, bir çocuğun internetteki vaktinin denetlenmesi gerekirken, sen gidiyorsun çocuğuna bir de facebook hesabı alıyorsun. Hmmm...

Onu geçtim, doğru mu değil mi bilmiyorum bile bu uyarı, araştırıyorum ama daha tam olarak bir şey çıkmadı. Doğruysa yazık gerçekten. Ama genel kanı, bunun hareketi bozmak için yapıldığı yönünde. Party killers. 

Bu arada internette bu kampanyayı salak bulanların ortak yorumu: "Bu kampanya tembel insanların duyarlı gözükmek ve kendilerini bir şey yapıyormuş gibi hissetmek için için uydurdukları bir saçmalıktır." Dur da anlat bu insanlara şimdi işin aslının ne olduğunu. 

Hem her şeyi geçtim de, çocukluğumun bütün sevdiğim çizgi film karakterlerini bir arada görmek güzeldi. Nostalji falan. Ayrıca, daha öncede söylediğim gibi, seçtiğimiz karakterlerin süslü profil resimlerine kıyasla daha fazla kendimizi yansıttığı fikrindeyim. 

Last but not least, konuyla ilgili yazılmış çok güzel bir yazı, bir göz atın derim. [Link]

PS: Yazılarımda artan Tarzanca'yı mağruz görün. Okul beni böyle yapıyor.

6 Aralık 2010 Pazartesi

arkidiiş, niieemm naaberr canımmm

‎"Change your Facebook profile picture to a cartoon character from yourchildhood and invite your friends to do the same. Until Monday(December6), there should be no human faces on Facebook, but aninvasion of memories. This is a campaign to stop violence againstchildren."


Böyle bir kampanya varmış. Şimdi açıyorum facebook'umu ve baktığımda rengarenk profil resimleri. Kesinlikle insanlar hakkında daha fazla şey anlatıyorlar, güzel gözükmek için kastığımız photoshop destekli profil resimlerine kıyasla.

Bilmem kaç kişide görünce inat ettim, Sailor Mars'ı koymayacağım diye. Kendisi en sevdiğim karakter olur aslında çocukluğumdan. Ama inat işte, çocukken değil de, bir genç kızken tanıştığım bir animeyi koyuyorum.


Tanıyan var mı bakalım?

PS: Başlık nereden geliyor tahmin eden? 

30 Kasım 2010 Salı

O Bi Bencil, Bencil!

Şimdi bir sorunum var benim.

Kendimi anlatan sıfatlardan biri olarak bencili kullanırım. Öyle aşırı bir bencilliğim yoktur ama bencilim sonuçta; bazı konularda gizliden gizliye, bazılarında açıktan açığa.

Şimdi benim kendimde bencilce olarak değerlendirdiğim hareketleri görünce mecburen onlara da bencil demek zorunda kalıyorum.

Özet: Dünyanın çivisi çıkmış. Suçu saçma sapan video'lara atıyorum.

PS: Facebook "like" bağımlıları için tedavi kliniği açılmış.
PS2: Wikileaks bilmem iki gündür uykumun içine sıçıyor. O nedenle bu saçma yazı.
PS3: PS3 vardı ama "Pilates" şarkısı girince background müziği olarak, unutuverdim.
PS4: Nil Karaibrahimgil'in şarkılarından süper başlıklar olmaz mı?

28 Kasım 2010 Pazar

Kadın Diyebiliyor musun?

Kaçınız "bayan" kelimesini duyduğunda eline geçen ilk şeyi fırlatmak istiyor karşısındakine, "Ben bayan değilim, kadınım!" diye bağırarak?

Bayan değiliz biz, kadınız!

Bu kadar basit aslında. Bir sürü insan yazdı. Bayan bir hitap biçimi. Bizim cinsiyetimiz değil bayan. Bayan insanların kadın-kız karmaşasından kaçınmak için, cinsiyetimiz niyetine kullandığı kavram.

Kadın diye bahsederken çünkü ayıp oluyor. Bakire olmamak ile suçluyoruz karşımızdakini ya. Kirli olmakla. Pis olmakla. Namussuz olmakla.

Kadın olmak zaten küçücük bir et parçasının kaybıydı zaten. Bu kadar basitti. O et parçası olduğu sürece sende, 60 yaşında bir kız bile olabilirsin. Ya da 13 yaşında bir kadın.

Kadın olmak, önce kendini kadın olarak nitelendirebilmekle başlar. Göğüslerinden utanmadan dimdik durabilmekle. Yolda yürürken üzerindeki gözlere rağmen kafanı dik tutabilmekle başlar. Atılan lafı sallamayıp, yoluna devam edebilmekle başlar.

Sırf daha güzel görünmek için, 10 cm topuklu üzerinde her adım bir işkence haline almışken, yüzüne bir gülümseme oturtup dünyanın hakimiymiş gibi yürümekle başlar kadın olmak. Gerektiğinde, sırf o gün onu giymek istediğin için dar gelen elbisenin içinde, korseyle nefes almadan durabilmektir kadın olmaya başlamak.

Başkasına değil de, kendini kendine beğendirmek için süslendiğin zaman kadın olursun yavaş yavaş.

Ve belki de, kadın olmanın ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlayıp, üzerine bir iki kelime edebildiğin zaman.

Saygılarından dolayı bize bayan diye hitap ediyorlarmış. Bir kadının başarılı bir kadın sayılabilmesi için; hem mükemmel bir kariyere, hem mutlu/sorunsuz/başarılı çocuklara, hem mutlu/karnı doymuş bir kocaya, hem de temiz bir eve sahip olmasının gerektiği bir toplumda, şahsen bana kadın olarak hitap edilse mutlu olurdum.

Bizler bayan değil, kadınlarız!

Nezaket göstergesiymiş bayan diye hitap etmek. Bu kadar yaygara boşaymış.

-Sus be kadın!
-Kadın milleti değil mi işte, hepsi aynı ...!
-Nasıl yardımcı olabilirim bayan?

Zaten kadın kelimesini hakaret olarak kullanıyorsanız, mümkünse bayan da demeyin bize, kadın da. Mümkünse ağzınızı bile açmayınız.

Boş nezaketinizle uğraştımayınız bizi, özellikle bayan kelimesinin alternatifleri varken ortalıkta. "Erkekler bay denilince hiç yaygara çıkarıyorlar mı?" gibisinden boş bir argümanla hiç gelmeyin zaten. Nerede gördünüz "kadın/bay WC" yazan bir tabela, ya da "Baydan satılık araba" yazan bir ilan? Erkek kelimesi de, ayıp kabul edilip, bay ile perdelendiğinde konuşalım bir daha.

PS: Bayan kelimesini rafa kaldıran arkadaşlarım, sizleri seviyorum biliyorsunuz değil mi?
PS2: Yazdığım her şey de, kendi düşüncelerim var sonuçta. Daha nesnel bir bakış açısı için "bayandeğilkadın" başta olmak üzere interneti ziyaret edebilirsin.

12 Kasım 2010 Cuma

Traffic Jam~!


Bu dönemlerde çok uslu bir kızdım ben. Hatta öyle ki, herkes bir anda 50 sene yaşlandığımı falan düşündü. Bugün artık yeter dedim kendi kendime. Yine eski moduma dönme zamanı geldi de, geçti bile.

Böyle bir ruh haliyle, atladım taksiye. Elimde bin tane çanta, okuldan dönüyorum ya taksiden başka çözüm yok. Ama cuma, ama bayram, ama iş çıkışı derken araba ile ilerlemesi imkansız oldu. Sıkıntıdan ve geveze taksiciden sıkılınca, etrafıma bakayım dedim bir. Tam sağımda, şirin beyaz bir araba. İçinde daha da şirin iki çocuk.

Canım sıkıldı, yapacak başka bir şey daha yok ya, çocukları kesmeye başladım açık açık. Çocuklar da ilgiden memnun kesmeye başladılar. Camı aç dediler. Kafa salladım ama gülümseyerek. Sonra işte dur bekle tarzından bir işaret yaptı, yolcu koltuğundaki ve kıvranmaya başladı. Meğer kağıt ve kalem arıyormuş. Bir kağıda yazdı numarasını ve camdan gösterdi bana. Call me!

Arasam mı aramasam mı? Özele alıp aradım! Konuştuk falan öyle. Adımı bile söylemedim resmen. Evin önüne gelince de kapatıyorum dedim telefonu. Dur, kapatma, numaranı söyle bari derken, hadi dedim güle güle. İyi yolculuklar size. (Karşıya geçeceklermiş de, malum trafik, bir kaç saat kalmışlardır yolda.)


Bu arada, eminim taksiciye iyi dedikodu malzemesi çıkardım. Gerçi onlar neler görüyorlardır ama neyse.

So i am back to the game~!

Mim or miM?

Mim denen bir geyik varmış. Genelde kendi çapımda takıldığım için pek bir haberim yok böyle şeylerden ama her şeyin bir ilki vardır sanırım. femida mimlemiş. Mimin konusu da, garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımızmış.

Başlayalım bakalım:
1. Sağ-solumu hala ayırt etmeyi beceremiyorum. Sorgulama fazla işte.
2. Kökü giden ne varsa cücelere, iyi giden ne varsa elflere yorarım. Yine sorgulama.
3. Zorlasam da, detone olmadan şarkı söylemeyi beceremem.
4. Sabah oda arkadaşıma, "günaydın" yerine "bok kafalı" diyerek uyanıyorum.
5. Dizi izlerken, Solitaire oynamam lazım.
6. Gece dışarı çıktığımda, avcıyken av durumuna düşünce, bütün hevesim kaçar terk ederim ortamı.

Yaaa büyük ihtimalle olmadı tam ama işte bu kadar bu seferlik. Acemiliğe vurun.
Kimi mi mimledim?
PS: Tag'leri kullanmaya başlasam iyi olur sanırım.

10 Kasım 2010 Çarşamba

10 Kasım Üzerine

10 Kasım sınırları içerisindeyiz. Yine bir sürü yerde yapmacık gösterişler. Profil resimleri üzerinden Atatürkçülük, facebook üzerinden dünyayı kurtarma çabaları...

Küçükken her törende şiir okuturlardı bana, hala ezberimdedir bu şiir. Sözde Atatürkçülere gelsin.

Siz beni hala anlamadınız
Ve anlayamayacaksınız çağlarca da…
Hep tutturmuş ‘Yıl 1919,Mayısın 19’u’diyorsunuz
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor övüyorsunuz.
Mustafa Kemal’i anlamak bu değil
Mustafa Kemal ülküsü,sadece söz değil

Bırakın o altın yaprağı artık
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana,neler yaptınız ondan haber verin
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun,sefaletin?
Mustafa Kemal’i anlamak yerinde saymak değil
Mustafa Kemal’in ülküsü sadece söz değil…

Hala o acıklı ağıtlar dudaklarınızda
Hala oturmuş,10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz
Uyanın artık diyorum,uyanın,UYANIN!
uluslar,fethine çıkıyor,uzak dünyaların..
Mustafa Kemal’i anlamak göz boyamak değil
Mustafa Kemal ülküsü,sadece söz değil…..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Labaratuarlarda sabahlayın,kahvelerde değil
Bilim ağartsın saçlarınızı,kitaplar
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar
Mustafa Kemal’i anlamak ağlamak değil
Mustafa Kemal ülküsü,sadece söz değil

Demokrasiyi getirmiştim sizlere,özgürlüğü
Görüyorum ki aynı yerdesiniz,hiç ilerlememiş
Birbirinize düşmüşsünüz,halka eğilmek varken
Hani köylerde ışık,hani bolluk,hani kaygısız gülen?
Mustafa Kemal’i anlamak itişmek değil
Mustafa Kemal ülküsü,sadece söz değil

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
Bilime,sanata varılmaz dalkavuklarla.
Bu vatan,bu canım vatan,sizden çalışmak ister
Paydos övünmeye,paydos avunmaya,yeter, yeter!
Mustafa Kemal’i anlamak aldatmak değil
Mustafa Kemal ülküsü,sadece söz değil!



PS: İşin üzücü yanı, kendimi daha çok geliştirmem gerek Atatürk'ün istediği bir birey olabilmek için.
PS2: İyi yanı, bunun farkında olmam.
PS3: Yaa acaba bir iki gün bekletse miydim bu yazıyı? İnsanlar, bilinçsizce aha Atatürk'e laf etti hatun diye algılayınca sinir oluyorum.

Canımın sıkılmasından sıkıldım

SIKILDIM!


Ölümüne sıkılmak nedir bilir misiniz? Şu an biri ortaya dünyanın en saçma planını atabilir ve ben o plana dahil olabilirim.

Meşgul tutsun diye dizi izliyorum, o da bir yere kadar.

Twitter, facebook... İkisini de abartana kadar 'spam'layasım var, millete yazık. Bir de herkesler ders çalışıyorlar ya kızıyorlar sonra benim ders çalışmama gerek yok diye.

Sıkılmaktan sıkıldım.

Hani bildiğin yeter! Finitto! Over!

Bu saatte aktivite uyduramayacağıma göre kafamdan, uyumaya gidiyorum ben. Alice in Wonderland falan okurum moralim düzelir.

PS: Emo bir arkadaşım olsaydı diyorum keşke, fotoğrafını çekesim var.


Kırmızışın'dan not: İşiniz gücünüz yok bir tek bu yazıyı mı okuyorsunuz ya? Neden bu yazı sürekli sağda? Ayıp lan. Hadi kaçtım ben yine. 

Tralalalalala~!

Yaaa bu yeni nesili neyle besliyorlar? Hepsi ayrı gerizekalı!

Blog yazılarını okuyan internet insanlarının aktif birer facebook kullanıcısı olduğunu varsayıyorum. Son günlerde "I will always love you" söylemeye çalışırken, hatları karıştırıp çığlık atmaya başlayan bir hatun gündemde. Bugün de, Titanic'in soundtrack'ını söylemeye çalışan bir kızcağızın videosuyla karşılaştım.

Nerden geliyor bu orjinal fikirler? Tuvaletini yaparken şarkı söyleyen kızı hatırlayan?

Dada'nın kurucuları gurur duyardı sanırım bu nesille.

Her geçen gün daha da garip videolar türerken, insan gelecekten korkuyor.

7 Kasım 2010 Pazar

Ayy gına geldi kıt kafalı insanlardan.

Oh Billy Brown had lived an ordinary life.
Two kids, a dog, and a cautionary wife.
While it was all going according to plan
Then Billy Brown fell in love with another man.
He met his lover almost every single day
Making excuses through his dodgy holiday
(Unto religion that he said and duty found
They didn’t know his faith was (earthlic) bound)

Brown…Oh Billy Brown.
Don’t let the stars get you down.
Don’t let the waves let you drown.
Brown…Oh Billy Brown.
Gonna pick you up like a paper cup.
Gonna shake the water out of every nook.
Oh Billy Brown.

Oh Billy Brown needed a place, somewhere to go.
He found an island off the coast of Mexico
Leaving his lover and his family behind.
Oh Billy Brown needed to find some peace of mind.
And on his journey and his travels on the way,
He met a girlie who was brave enough to say,
When they made love he shared the burden of his mind.
Oh Billy Brown you are a victim of the times.



Öncelikle homofobiksen okuma bu yazıyı boşuna, gereksiz tartışmayalım.

Millete ne zaman anlatmayı becerebileceğiz eşcinselliğin bir tercih değil, yönelim olduğunu, içten geldiğini, öyle doğulduğunu.

"ben iki tane öle arkadaşım var ; ben özentilik diyorum ..özellikle sonradan karar değiştirenlere :))" Bunu birinin blogunda gördüm, yorum olarak yazmış insancığın teki yazarın bir arkadaşının eşcinsel olduğunu anladığını söylemesi üzerine.

Ya hangi salak, kendi isteğiyle azınlık bir hale gelmek ister? Bir sürü aşağılanmaya, tacize, hakarete gönüllü olarak kim maruz kalmak ister? Adamın içinde olan bir şey bu, bastıramazki. Tabii, gel de anlat bunu insanlara.

"İşte Böyle Güzelim" diye bir kitap okuyorum. Ne çok şeyi konuşamıyoruz. Ne kadar açık olsak da, aslında ne kadar çekingeniz bazı konularda, ne kadar suskunuz.

Konuşulanlar hep yanlışlar, yalanlar.

"Bütün homoseksüeller çocuk tacizcisidir." Yavrum ne alaka?
"Bütün geyler heteroseksüel erkeklere yavşarlar." İşleri güçleri yok senle mi uğraşacaklar bebeğim?
"Lezbiyenler, hayatlarının erkekleriyle tanışmadıkları için lezbiyendirler." Hııı oldu, gülüm.
"Kızım orospu olacağına lezbiyen olsun, namusuna zarar gelmez." Yorumsuz.
"Oğlum olup ibne olacağına kızım olsun orospu olsun." 2. bir yorumsuz cümle.


6 Kasım 2010 Cumartesi

My poor eyes

Kaçınız insanların garip profil fotoğraflarından sıkıldınız? Garip simli pullu canımlı cicimli garip garip şeyler. Tabii bir de contrast'a abanan bir grup var.

Hani, insanların kendi zevkleri karışmamak lazım da, gözlerimi acıtıyorlar. Silsen bir türlü, silmesen bir türlü. News Feed'e çıkmamasını sağlıyorsun, adam geliyor yorum yapıyor bulduğu her şeye..

Falan filan derken, bu acemi 'şopçu' insancıklara en azından PhotoFunia'yı öneriyorum. En azından kendilerini kocaman reklam panosuna koyarlar da, egoistliğine gülüp geçer gideriz.

PS1:Bu arada Photoshop'ta bir şeylerle uğraşmaya şoplamak terimini uygun gören insanlardan nefret ettiğimi söylemiş miydim?

PS2: Son olarak geçen gün çizim dersine ödevim vardı: Kendi portreni, aynaya baka baka çizecektin. Bundan sonra milleti kendimden uzaklaştırmak için o çizimi kullanabilirim. İyi yanı: Bir gün suç işlersem ve görgü tanıklarına robot resmimi çizdirirlerse, kimse beni tanıyamayacak.

PS3: Radara giriyormuşum lan artık. Hmms.

31 Ekim 2010 Pazar

Üşenmedim Gittim Tüyap'a!


Sanmayın başlık, kitapları sevmediğimden. Sadece üşengeçlik sorunum var.

Bildiğin ayaklarım sızlıyor şu an. Dur hesaplayacağım, bugün minimum 7 saat ayaktaydım, sevgili topuklu ayakkabılarımla beraber. Olay ne? Tüyap.

Aslında planlarıma göre cumartesi günü gitmem gerekiyordu. Ama ilk plan değişince, sonradan yaptığım planı da, cumartesi günü aniden tembellik hissederek iptal ettim. Sonra pazar oldu. Sabah erken de uyanınca, bir gaz oldum. Haydi Tüyap'a! Anneciğe sordum o da hemen hazırlanmaya başlayınca, attık kendimizi yollara.

Tam metronun orada karar verme aşaması, Taksim'den Tüyap otobüsü mü yoksa metrobüs mü? Şansıma metrobüsü seçtik. Yoksa bomba saatlerinde Taksim metrosundan çıkıyor olacaktık. Her neyse sırtımda boş çantam, kulağımda kulaklık, elimde telefon, ve ayağımda topuklular. Ne alaka lan?! Bak açıklayayım, o kadar kadınım ki, rahatlıktan önce güzel gözükmeyi düşünüyorum. Hem yeni hevesim topuklu ayakkabılar. O nedenle giydim Oxford'ları, düştüm yollara. Nasılsa gayet rahat, canım acımadan yürüyebiliyorum.

Bu arada ilk defa bindim metrobüse. Evet, bu kadar da sosyetiğim. Sanırım pazar günü diye, pek bir boştu. Ama inanılmaz hızlı bir şekilde kendimizi Avcılar'da bulduk. Avcılar'dan fuar alanına gitmekle, Zincirlikuyu'dan Avcılar'a gitmek süre olarak aynıydı desem?

Sonra fuar alanı! Bu arada yolda ne kadar Outlet AVM vardı be! Hepsini not ettim beynime. Her neyse bir sigara molası sonra içeriye giriş. Üstüme doğru gelen kameradan kaçıverdim güzel bir hamleyle. Facebook çıktığından beri korkar oldum kamera ile konuşmaktan. Rezil olmak var bilmem-kaç-milyon insana.

Salon 2! Yorulmamış, taze fuar insanı modu ya. Her şeye bak sonra alırım diye uzaklaş. 3 alana 1 bedava. Tanesi 5 TL. 25% indirimler... Fazla renk. Aha yolumu şaşırdım. Tam salon 2 bitecekken: Alice Harikalar Diyarında kitabı!

İçime doğdu bir önceki yazıdan sonra. Hiç düşünmeden al derken, Aha Margaret Weis. Hmm neredeyim ben? Laika! Şimdi durum şu: Fantastik kitaplar var. Fantastik kitap almam lazım. Adam satmaya istekli-ben almaya. Ama kitap yok. Okudum, okudum, 6 kez okudum, Arrgh nefret ederim, sıkıcı, geç, geç, okudum, okudum. Çocuğun tipi iyiydi de, hadi sözüne güvendim aldım bir iki tane daha kitap. Ama beni sevmediğim çizgi romanlara başlatmak istediler, cıks dedim prensiplerim var benim. Mangaların üstüne gül koklamam. Bu sefer manga önerdiler. Diyalog daha komik oldu: Okudum, 3 defa okudum, çevirdim, okudum, edit'ledim, okudum, Arrgh neden Türkçe bu? (Türkçe'ye kastım olduğundan değil, sadece Türkçe'ye çevirirken sağdan-sola okunan mangalar soldan-sağa okunur hale getiriliyor, ona kıl oluyorum.) Öyle karşılıklı gülüştük, muhabbet ettik bir süre ve kaçtım ben sonra, daha çok yer var nasılsa.

2. Salondayız hala. Tam köşede çizgi romancı. Aha eski X-Men'ler. Tek sevdiğim ve uzun zamandır okumaya niyet ettiğim çizgi romanlar.
-Ne kadar tanesi?
-1TL.
-Cilt ne kadar?
-5TL.
- Ver bakayım sen bütün ciltleri oradan.
Hmm biraz fazla oldu gibi ama neyse, yola devam. Daha 3. sezon var oralarda bir yerlerde. Ama önce yemek.

Fazla kalabalık, Az yer, Yavaş hizmet, Ve teyze ruhlu insanlar: Yemek alanı. Daha fazla kelime tüketmeye gerek yok sanırım.

Sırada 3. Salon. Aslında cumartesi gitmek istememin sebebi sevgili Twitter ünlümüz samihazinses idi ancak tembelliğim nedeniyle yalan oldu. Tam önünden geçerken yine bir kalabalık. Kim var: PuCCa. Kabine koymuşlar hatunu. İmzalıyor yüzü gözükmeden. Şeytan diyor koy fotoğraf makinesini çek resmini. Blog yazmaya devam etse merakıma yenik düşüp yapardım da, şimdi köşe yazarı olup çıktı başımıza, ilgi alanı dışında kaldı. (Köşe yazarlarını okumadığımdan değil de, sadece çok sınırlı bir köşe yazarı zevkim vardır.)

Devam et yola. Pegasus ve Metis. Sevinç nidaları! Pegasus'a dal. Zaman Çarkı'nın kitabı ne zaman çıkacak? Pooof nasıl ertelenmiş yaaa! Sonra elden ne gelir dedik ve diğer kitaplara bakıverdim. Satan çocukla beraber. Benimkitaplar hakkındaki bilgim ondan daha fazla olunca bana satması biraz zor oldu ama işte bir orta yol bulduk. (Bknz. Almaya Hevesli Müşteri) Ayy sonra kafamı bir çevirdim yanımda tonton bir nine. Gedik Savaşları serisi ile ilgileniyor. Kadın sadece bir kitap alacakken olaya müdahalem sonucu, 9 tane Gedik Savaşları Serisinden, 2 tane'de Zaman Çarkı serisinden aldı. Okumanın yaşı yok! Teyzeye sevgilerimi göndererek ayrıldım oradan.

Sonrası: Biraz daha dolan, biraz daha al. Biraz daha dolan. Aha sahaflar! Hmm bakalım bir içeri. Gözlerim kalp-kalp oldular resmen. Servet-i Fünun gazetesi var ortalıkta ya. Fiyatını sormaya bile çekindim.

Daha fazla bakmaya ayaklarımdan isyan çığlıkları yükselince, otobüs, metrobüs, minibüs ile eve dönüverdim.

Banyomu yaptım, yazımı yazıyorum unutmadan ve kelimeler kaçmadan. Sonra taaaa Tuzla'ya gideceğim. İstanbul turu baştan sona?

Şimdi geldik kısa kısa notlar yazının akışı içine sığdıramadığım:

-Ya Tüyap iyi güzel de, çok karışık bir düzen var içeride. Ne olurdu şöyle bütün çocuk kitaplarını bir araya toplasaydınız? Hem çocuklara çarpıp durmazdık hem de okul grupları koridorları fazla meşgul etmemiş olurdu.

-Yaa ne kadar çok dini yayın var ortada? Aynı şeyi yazıyorsunuz sonuçta. Birleşip tek bir yer açsanıza?

- Sakallı amcanın teki tipime bakıp "Tövbe tövbe" dedi yine. Ne terslik var bende?

- Mantıklı düşünün, O göt kadar yemek yeri kime yetecek?

-Green Peace ve UNICEF'ci insanlar: Korkutuyorsunuz beni artık!

- Fuar alanını terk eden her 3 kişiden 1inde Uykusuz posteri vardı. Hatta bazılarında sadece o vardı.

- Ali Nesin'den fırça yedim.

- Sanat kitaplarıyla ilgileniyor olmam, sanat ile ilgili bir şey okuduğum anlamına gelmiyor. Lütfen ekonomi deyince hayal kırıklığına uğramayınız. Genel Kültür diye bir kavram var.

- Ya bir de, hani kitap okumayan millettik, o kadar insan nereden çıktı peki?


Hmm sanırım yeter bu kadar. Any Question?



PS: Biri gelsin yardım etsin şu eşyalarımı yerleştirmeye! Göçebe hayatı zor iş!
PS2: Yazı biraz(!) uzun olmuş. Yazının sonuna kadar gelebilen sevgili okur, seni seviyorum!

30 Ekim 2010 Cumartesi

Why is a raven like a writing desk?

Bildiğiniz gibi en sevdiğim masal "Alice in Wonderland"dir. Gerçi kendisi ne kadar masal sayılıyor bilmiyorum ama çocukluğumda Disney'den en çok sevdiğim hikaye idi kendisi.

Son bir kaç sene içinde ise, Wonderland'e kaçma dürtüsü oluştu bende. Red Queen ile White Queen'in kavgası arasında kalayım, Mad Hatter ile çay içeyim. Ortalıkta tavşan kovalayayım. Sonra her şeyin rüya olduğunu anlayayım. Yüzümde hafif buruk bir gülümsemeyle uyanayım.

Her neyse, geçen sene hele doruk noktasındaydı heyecanım. Sevgili Tim Burton'ım "Alice in Wonderland"a el atmaya karar vermiş. Hem de gözde oyuncularıyla birlikte. Gerçi film tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Red Queen ile Queen of Hearts bir karakterde birleşmiş gibiydi. Mad Hatter desen "Willy Wonka"nın kılık değiştirmiş haliydi sanki. Hele sonda çalan Avril Lavigne salondan kaçma isteği uyandırmıştı bende. Olsun dedim, altı üstü bir film. Değiştirmedi ya kitaba olan sevgimi.

Ama aramaya devam ettim. Ve daha önce bir çok kez daha filminin çekildiğini gördüm. Neredeyse hepsini de izledim sanırım. SciFi Kanalının çektiği "Alice" kesinlikle ve kesinlikle izlenmeli. Tim Burton uyarlamasından iyi olduğu kesin. Olay örgüsünün aynı olmadığı ortada ama karakterlerin asıl ruhları iyi yansıtılmış.

Sonra film maratonum bitince, yine küllendi Alice aşkım. Ancak bir çarşamba günü gayet sıkıcı fotoğraf tarihi dersinde, ellerine ilk defa kamera alan adamların 'eser'lerine bakıyorduk. Fotoğrafın altında gördüğüm isim, bir yudum çayın katil olmasına yol açıyordu neredeyse.

"Lewis Carroll, Edith, Lorina and Alice Liddell, 1859, Albumen"

"Lewis Carroll, Alice Liddell, 1858, Albumen"

Hani kendi kendime geri zekalı demek zorunda kaldım. Carroll hakkında, adamın şiirlerini düşünce yapısını, kişiliğini, olası çocuk tacizi suçlamalarını araştırıp da, nasıl fotoğraflarına bakmadım hiç. Alice'in gerçek bir karakterden uyarlama olduğunu bilip de nasıl araştırmadım. Utandım resmen.

Bu iki fotoğrafın ardından gelen fotoğraf ise üzücüydü birazcık. İşte karşınızda yaklaşık 20 yıl sonraki Alice:

"Julia Margaret Cameron, Alice as a young woman, 1872, Albumen"

Hayattan kopuk bakışlar... Sanki artık bu dünyaya ait değilmiş gibi. İfadesiz bir yüz. Ruhu Wonderland'de tutsak kalmış gibi.

Yani genel olarak pek sevimli yazarım hakkında çocuk tacizi iddialarını kulak ardı ediyordum da, sanırım bu fotoğraflardan sonra da biraz zor. Gerçi mezarında 7 takla attırmayalım şimdi adama arkasından konuşarak.

PS: Dün gece bir konu gelmişti aklıma, sevmediğim şeylerin ne kadar çok olduğuyla ilgili aslında ama uyanınca getiremedim kelimeleri bir araya.

PS2: Blog çok mu renksiz olmaya başladı?

22 Ekim 2010 Cuma

tak tiki tak tiki tak tiki tiki tiki tak

Zaman göreceli bir kavram. En azından algılayaşımız onu.

Hani bazen derste 50dk geçsin diye, başlıyorum saymaya 1'den 3000'e kadar yolu var nasılsa. Hadi diyelim ders bitti. Ama sözü bitmiyor ya hocanın. İşte o uzayan 2-3dk ölüm gibi resmen. Her dakika 1 sene gibi.

Kendimi kandırıyorum resmen saate bakmamak için. İçimden 60'a kadar sayıyorum öyle bakıyorum ki, en azından 1 dakika daha geçmiş olsun.

Mesela kalmış 14 dakika dersin bitmesine. Kendimi 16 dakika kalmış gibi ayarlıyorum ki, erken bitti diye sevineyim.

Zaman geçmeyen yerlerden bir diğeri kuaförler. Zaten şam şeytanı gibi oturuyorum orada. Saçlarda garip pembe bir madde. Adam da kalkmış flört etmeye çalışıyor. Ben de yüzümde zoraki bir gülümseme, dakika sayıyorum yine.

Ama yok, dışarı çıkmama 1 saat kala hazırlanmaya başlıyayım kesin geç kalırım. Çünkü zaman gereğinden fazla hızlı geçer.

Biri bana istediğim herhangi bir süper gücü verse kesin zamanı kontrol etme yeteneğini isterdim. Bak yazıyorum buraya, işte o zaman dünyayı kesinlikle ele geçirebilirdim.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Start Wearing Purple

Bugün "Purple Against Homophobia" diye bir event vardı facebook'ta bilmem gördünüz mü? Biz de kendi çapımızda giydik morlarımızı. (Bütün dolabımın siyah üzerine kurulduğunu düşünürsek, mor elbisemi görünce dolapta sabahın köründe çocuklar gibi şen oluverdim)

Aslında bir de resim çekmem gerekiyordu ama, ne biliyim ben ya, şimdi git resim için poz ver falan gereksiz işler. Biraz üşengeç takılıyoruz şu günlerde ben, keyfim ve kahyası olarak.

Ha kısacık yazımı bitirmeden önce;
* Şimdi ben asosyal olmaya karar verdim. İnsanlar genel olarak canımı sıkmaya başladı. Havadandır.

* Heroes kadar sikko bir dizi daha olabilir mi? Yani madem o kadar benzer şeyler yapacaktınız bari adı X-Men olsaymış.

* Onu geçtim de, Lost Girl ne güzel bir diziymiş yaaa.

* Bir de kendimden utandım Ursula Leguin'i daha önce okumadığım için.

*Bu da son olsun: Hepinize sevgiler sevgili mühendislerim, eğer mor pijamalarımla oturuyor olmasaydım koşa koşa gelir sarılırdım size.

PS: Tahmin edin kafamda hangi şarkı çalıyor?

18 Ekim 2010 Pazartesi

Lets Do It Blind~!

Bazılarına ilham ya kaçarken ya sıçarken gelirmiş. Yok bana anca yatağa yatınca geliyor. Kafamı koyduğumanda düşünceler uçuşmaya başlıyor oradan buradan.

Konu ne bu sefer: "Blind Date" ve benzerleri.

Oldum olası kıl olduğum bir olaydır bu aslında. Karşındaki hakkında bir bok bilmezsin. Elinde olan azıcık bilgiye göre kendini hazırlarsın. Alakasız bir insanla karşılaşırsın. Hele mesela Suluelma'mım bana insan ayarlamasına izin versem bir, gelen tipler nasıl bir beklentiyle gelecekler ondan korkuyorum mesela.

Pek öyle Tiky gibi gelmiyor sesim değil mi oralara? Tamam bir adet alışverişkoliğim ama yoktur aram Tiky kavramıyla.

Herneyse tipintoşun teki git bana yüzyılın Tiky'si ile buluşma ayarla. Adam bildiğin eşofmanını çıkarmayan tiplerden. Ne alaka lan?!

Aslında diyeceğim bir şeyler vardı ama merdivenlerden aşağı inerken unuttum.

PS: Okul başladı ya, saçmalayasım kaçtı. Dolayısıyla yazamıyorum.
PS2: Cihot'un çoraplarımı beğendiği gün hepinize tekila ısmarlayacağım bir de!
PS3: Ne ara 60 olduk lan biz? Gerçi bence okuyan sadece 3-4 kişi var da hadi neyse.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Şip Şak 2

Ya şimdi ben bir heves fotoğraf çekmek istiyorum ya...

Ama lanet olsun portre çekmeyi seviyorum. Keşke dağ, tepe, balık, martı falan çekmeyi isteseydim. Şimdi şu lanet olası facebook'ta fotoğrafını çekmek istediğim insanlar var. Ama mesela senelerce konuşmamışım tiplerle.

Söylesem böyle durum diye. Kabul ederler mi sizce? Bir de garip kaçmaz mı yaaaa?

Amaaaan alkollü olduğum bir gün söylerim artık!

What do you think?

Yokbaşlıkfalan

Ben mühendis olmak istemedim hiç. Dedim bari ekonomi falan okuyayım da en azından yönetici falan olurum. Hani cıvıltılı yoğun bir iş hayatı falan... Pazarlama falan iyi gelir gibisinden düşünceler.

Ama sanırım onu da yapmak istemiyorum. Yani bir kez daha karar değiştirmiyorum da, şöyle sanatla ilgili bir şey okusaydım iyi olurdu ya. Yeteneğim olduğundan değil de, işin teorik yanını öğrenmek istediğimden. Hem ahkam kesmekten de hoşlanırım öyle böyle, olurdum işte bir eleştirmen, dur durak bilmeden konuş sonra.

Bu hayaldi, hayatın gerçekleri, bendeki cesaret eksikliği bir de birazcık gelenekçi baba derken en sonunda ekonomi de karar kıldık ama oralardan bir yerlerden fışkıran bir VA isteği var içimde.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Gel gel sarışınım gel~~

Ya bu exchange'ler ne iş be?

Ya okula doluşmuşlar sarışın sarışın... Gel de kafayı yeme sonra. İnsanı yoldan çıkarır ciddiyim bunlar...

Tam da yeni odamızda edepli edepli Iron Man 2'i insin de izlesek diye beklerken, bir mola verelim dedik cam kenarında. Hay vermez olaydık, tam çaprazda müthişbir sarışın gülümseme 'sevgili' bir Türk kızı tarafından yutuluyor.

Lan!

Daha kaç gün oldu okul açılalı? 2, 3? Nasıl becerdin sen o müthiş yaratığı tavlamayı kızım ya? Ya kız öyle ahım şahım bir şey değildi, ama anlaşılan yetenekli bir ablaymış kendisi...

O zaman biraz QAF zamanı ne diyeyim...

PS: Birisini tavlamaya çalışırken tam bir maymun oluyoruz aslında.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Top 4 Lady~~

Basit bir başlık, basit bir konu.

Şimdi bilenler bilir, 3 hatunun adı geçince ortamda benim gözümde kalp simgesi çıkar. Sonra da üstüne hararetli bir tartışma zevkler üzerine.

Geçen günkü Resident Evil filminden sonra o değişmez 3lü ye yeni bir hatun eklendi. (Biliyorum film gayet berbattı. )

Şimdi o listeyi, sebepleriyle anlatıyorum size. Sondan başlayalım, heyecan olsun bir numaraya doğru.

Scarlett Johansson:



Sanırım listedeki en tartışmalı hatun bu. "İnci Küpeli Kız" ile hayran oldum kendisine. Değişmez top 3'e girmesini sağlayan film ise, "Vicky Cristina Barcelona" idi. Ya kabul edin hatun güzel. Ve masum! (İşte tartışma burada başlıyor.) Düşündüm de üstüne, bu hatunla ilgili sevdiğim asıl şey, yüz ifadeleri. Bilmiyorum lan işte, listede kendisi 4 numaralı tanrıça olarak!

Milla Jovovich:

Listeyi top 4 yapan şahıs bu. Yani hatun dediğin cool olucak ise, al sana Milla diyorum. "5th Element" ten beri severim kendisini, ama Alice'te o mini kırmızı elbisesiyle asıl fethetti gönülleri. Son filmdeki klonlarla ise hayal gücümüzü zorladı. Emin olun zombilerle savaşmaktan daha ilginç bir senaryo yazardık biz Milla ve klonlarını kullanarak.

Nicole Kidman:

Listenin en eski üyesi. Bir gün olur da fazla param olur ise, film yapımcısı falan olacağım ben. Sonra Gülçin'im bana silah zoruyla elf filmi çekecek. Bu hatun da, elf kraliçesi olacak kızıl saçlarıyla. Şimdi anladınız mı neden listede? "Practical Magic" den beri tapıyorum işte ben buna... Ayrıca Moulin Rogue

Liv Tyler:
O babadan, o kız nasıl çıktı artık cüceler bilir de, hatun güzel ya! Kapatalım kafese kendisini, moralimiz bozulunca o bize "I actually can~~" desin ardından da elfçe konuşsun. Ciddiyim, bir daha yüzümden salakça bir sırıtış eksik olmaz!

Liste daha da uzar elbet, ama şimdilik bu kadar.

PS: Resimler zevkinize göre olmayabilir ama benim zevkime göre işte yapacak bir şey yok~!
PS2: Sizce aşağıdaki, uzak doğulu çocuklar bu listeye girer mi?

Ready! Set! Go!

Çok sevgili bir hocam vardı, kendisini "Ben profesyonel öğrenciyim." diye tanımlardı. Benim öyle bir iddiam yok gerçi. Öyle böyle bir öğrenciyim işte. Ama şans bu ya çok ilginç hocalarla tanışma şansım oldu.

Hani dizi, filmlerde olur ya, insanı gaza getiren bir müzik/resim öğretmeni. Yoktu onlardan ben de lisede işte. Resim hocam, resimlerimi hiç beğenmezdi. Gerçi en kötü hakareti olan spastik lafını üzerimde kullanmadı ama siz demiş sayın. İşin komik yani: Çiziyom ben ya!

Müzik hocam biraz daha iyiydi. Tonton, şişmanca bir adam. Hani şirin cüceler olur ya kitaplarda onlardan. Ama yazık adama vermişler bizim gibi orman kaçkını sınıfı. Ninni niyetine "Bilal Oğlan" ı söyledi bize. En azından fasıllarda rezil olmuyoruz.

Edebiyat hocaları bakımından şanslıydım şimdi. Sadece bir tane kendini bilmezle karşılaştım, Charles Dickens'ı adamdan saymazdı kendisi. Geri kalanının üzerimde hakkı fazladır. Ama gel gör ki, hala "spelling check" kullanıyorum şu salak blog'u yazarken.

Bunlar genel olarak lise tayfası. Üniversitede durum bambaşka. Dersler zaten bir garip, hocalar daha da garip.

Değişmeyen şeylerden biri kendi kendine espri yapıp gülen sevgili öğretmenler. Biz anladık dersi bir dönemde de, onlar anlayamadılar hala birer Cem Yılmaz olmadıklarını. Ama bir tanesi vardı ki, gülmesi evlere şenlik.

Gülme demişken, işte bu espri yapma işinden hiç anlamayan bir tanesi, bir gün bütün amfiyi güldürmeyi başarmıştı. Gerçi sözcükler değil, hapşurması sağlamıştı gülmemizi ama olsun.

Biz öğrenci tayfası, lanet insanlarız. Genel olarak, hepimiz kendimizi dünyanın sahibi olarak görüp, haklarım var benim, ezemezsiniz beni diye dolaşırız ortalıkta. O hoca benim, diğeri senin diye dolaşır dururuz.

Kolay ders ararız. Ders çok kolaydır ama derse devamlı gelene, burun kıvırır gitmeyiz. Ödev yapmayız. Essay yazmayız. Sonra ama hoca şerefsiz deriz A gelmeyince.

Hayır, hocalardaki de asıl bir iyi niyetse, maşallah, her nazımızı çekiyorlar. Bazen akademisyen ol diyorlar da bana, olası öğrencilerimin akıl sağlığını düşünerek reddediyorum.

Yani demek istediğim, yeni okul yılı başlamıştır. Yurt, ders hayatımız hayırlı ola~~

PS: Başlık bir yerden tanıdık geliyordu. Araştırdım, baktım Tokio hotel'in bir şarkısının adıymış. Alakam yoktur ama.
PS 2: Bu yazı kolpa oldu ama, okul başladı malzeme çoğaldı.
PS3: Biri bana VA (Visual Arts) değil de, ekonomi okuduğumu hatırlatsın.

21 Eylül 2010 Salı

Yaoi?




















Eğer bunlar erkekse, biz kadınlar olarak ne oluyoruz?

Yok kesin kararlıyım, alacağım bunlardan bir tane kendime "pet" olarak. Koy kafese besle, insan değil yavrum bunlar.

Hayır yaoi'nin neden yaygın olduğunu anlamak zor değil. Bizim erkeklerde böyle olsa, ben de isterdim ki, hepsi gay olsun.

19 Eylül 2010 Pazar

Lets Not Fall In Love~!

Kim korkuyor lan aranızda aşık olmaktan? Ben korkuyorum. Hem de ölümüne korkuyorum.

Aşık olmadım mı hiç? Cidden oldum. Ben ona resmen aşığım diye gezindim ortada uzunca süre, hatta arkamda kanatlarım falan da vardı. Bildiğim tam takım gittim aşka. At gözlükleriyle modifiye edilmiş pembe gözlüklerim bile vardı benim.

Ayağım bir çakıl taşına takıldı. Gözlükler gözümden fırladı. Gördüğüm pembe rüyalar o kadar da pembe değilmiş aslında. Ama gözlüklere alışmış gözüm, göremedi gözlüksüz önce. Yavaş yavaş alıştı gözlerim dünyaya pembesiz bakmaya. Meğer her şey iğrenç bir griymiş. Pembenin arkasına saklanmış.

Aynı şeyler bir daha yaşanmasın istiyorum. O pembe gözlükleri hiç takmayayım istiyorum. O gözlükler gözümden düştüğündeki şokla hiç karşılaşmayayım ben.

Kendini kaptırmadan aşık olanlar varmış. Onlar nasıl yapıyorlar? Yok onlar gerçekten aşık değilse, kendini kaptırmak aşkın bir parçasıysa, peki onların hissettikleri ne? Onlar hayal kırıklığı yaşamazken, kendini parça parça olmuş hayaller arasında bulan aşıklar mı daha mutlu?

Sevmiyorum aşk, mantığın önüne geçsin. Saçma kararlar aldırsın bize. Saçma bir duygu yüzünden, aylarım ziyan olsun hiç istemiyorum.

Salaklıklarımın, bahanesi olarak ama aşığım demek hiç istemiyorum.

Aşığım diye, arkadaşlarımın dediklerini kulak ardı etmek hiç istemiyorum.

Ama en korktuğum şey, bu bildiklerimi aşık olunca uzaylılar söylemiş gibi davranmak.

Aşka gözü açık gitmek istiyorum ben!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Alışveriş Listesi

İnsanın almak istedikleri bitmiyor. Ahh bir de ucuz olsalar!

* Tablet (150 - 200 TL arasında bir fiyata bulabilirim diye umut ediyorum.)
* External Hard Drive (O da bir 200 TL civarında)
* Sonra daha uçak bileti, pasaport, vize ücretleri var. (Ulan bir sene daha bekleseydiniz olmayacaktı sanki Erasmus için!)
* Bu sene de bin tane konser varmış. Ekimde mesela, Chicago müzikali var da 80TL'den başlar mı fiyatlar?

Bunlar acil(!) isteklerim. Ehh hepsini bir arada almak istesem de, olamayacağı için hangisini almalı en önce acaba?

Pet? Farm? Arrrh...

Ya biri şu facebook oyunlarını alsın elimden lütfen.

İki dakka da hemen ezmeyin düşüncelerinizle. Oyunlar çok basit, kolay ve tekdüze olabilirler ama bu bağımlılık yaptığı gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle benim gibi taktı mı tam takanlardansanız kurtulmanız da mümkün olmuyor.

Canım sıkıldı geçen gün (aman ne büyük sürpriz), oturdum oyundaki bir elbiseyi çizdim. Sonra gittim bunu oyunu oynayanlara gösterdim. 10$ ödediler lan. Hani elimde tablet'im olsa günde 10 tane resim çizerdim sanırım. Mouse ile biraz fazla uzun sürüyor.

{Bir de birisi bana hatırlatsın, ben neden ekonomi okuyacaktım? }

Şimdi tek umudum ne biliyor musunuz? DC'nin online oyunu çıkacakmış ya, belki ona sararım da facebook oyunlarından kurtulurum.

Sonum hayrola.

Ve evet içimde pek de gizli olmayan bir nerd var.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Don't You Cry Tonight...

Birisi bana şu aralar en sevdiğim şarkıları sorsa en önce bön bön bakıyorum. Ardından eee mee ııı sesleri gelir. Karşımdaki bu sefer türü sorar ben cevap verebileyim diye, daha beter ee mee ııı gelir. Nedeni müzik dinlememem değil, sürekli değişen zevkime beynimin ayak uyduramamasıdır. Ama aslında bir iki dakika geçince cevabım hazırdır.

{ Müzik zevkim değişken. Ama klasik müziğe her daim kapım açıktır. Öyle entellik olsun diye söylemiyorum ama severim klasik müziği gerçekten. Gıy gıy gıy olanları da var ama, genel olarak güzeller işte ya. Özellikle cover'ların tadı ayrı oluyor (Canon Rock ve de Rude Boy'a bir bakın derim, ikisi de çok popüler iki farklı tür cover.). }

Her neyse, aslında birileri en sevdiğim şarkıyı sorsa gelmiş geçmiş, çat diye verirdim cevabı: Don't Cry~!

Ya, kabul etmek lazım şarkı güzel. Guns N' Roses'ı zaten severim. Ama "Don't Cry" ın yeri ayrıdır.

Hani salak bir şarkı aklına bin tane anı getirir. Birden sersem olursun. O anda değil, geçmişte yaşamaya başlarsın. İşte Don't Cry'ın bana etkileri bunlar.

Genelde kaçıyorum ben bu en sevdiğim şarkıdan. Axl başladı mı, "Talk to me softly" demeye ben toz oluyorum genelde. Ama bazen olmuyor, geliyor yüzüme tokat gibi çarpıyor bu şarkı bilmem kaç sene öncesinin anılarıyla birlikte.

Sanırım yaşlı kızkurusu haline geldiğimde bile atamayacağım bu şarkının etkisini üzerimden. O nedenle vasiyetim olsun cenazemde şerefime tekila shot atarken, fon müzikte "Don't Cry" olsun.

PS: Anlaşılan dinlemek zorunda değilmişim şarkıyı. Düşünürken de dinlemiş kadar oldum zaten.

PS2: Ölüm demişken, hep beraber aşağıya gitmeye karar verdik. Duyduk ki, yukarıda sadece din adamları ve veletler varmış. Partiye bekleriz.

14 Eylül 2010 Salı

Suluelma? Merinos?

Benim sevgili lurker okuyucularım~! Şimdi ya geçen günlerde dedim ya moralim bozuk uzak kalıyorum diye. Moralim düzeldi sayılır da, araya tatil falan girdi, birazcık soğudum buradan o arada.

Ya insanların varlığını yoklukların da anlıyorsun ya, şimdi benim bu kış iki tane yakın arkadaşım Almanya yolcusu. Merinos'u özleyeceğim orası kesin, ehh kendisi resmi modelim olur. Ama sevgili suluelma'mı ne kadar özleyeceğimi tahmin bile edemiyorum.

Hani herkesin hayatında bir arkadaşı olur ya, arasın çıkarsın kafa dağıtırsın. Suluelma o işte. Son dakika ararım, o da tembel kıçını kaldırır ve benim tamamen bencilce isteğime uyarak can sıkıntımın geçmesini sağlar. Sanmayın kendisi ile konuşulmaz ciddi şeyler. Konuşulur orası ayrı.

İşte ben, bencil bir kediyim. Dünyanın kendi etrafımda döndüğünü düşünüyorum falan. Benim etrafımda dönmediği zamanlarda da üzülüyorum, sıkılıyorum. Yetmiyor kaçarak uzaklaşıyorum.

Ama bencil olduğum kadar da kediyim. Yanımda insan istiyorum. Suluelma'm yokken ortalıkta kime geçicek tribim benim? Kim çekecek nazı mı? Ulan zaten azıcık insan bıraktım çevrem de (yanlış anlaşılmasın o az insanla mutluyum aslında), ama onlar da elimde olmayan sebeplerle uzaklaşınca ne olacak?

Yalnız kalmam da, yine de o çekirdek arkadaş grubum değişmesin istiyorum. Sonuçta bir nevi sığınağım onlar benim. Maceralarımdan yorulunca, kaçtığım güvenli sığınaklar onlar.

Ya bu da öyle acınaklı bir yazı oldu.

PS: Alının lan üzerinize tipintoşlar~!

6 Eylül 2010 Pazartesi

Şip Şak

Şimdi biliyorsunuz, fotoğraf makinemin de bozulmasıyla uzun zamandır yeni bir tane istiyordum. Hazır almışken de DSLR alayım diyordum bir tane. Tam kafama koymuştum ki almak için para biriktirmeyi, babam bir tane almış bana.

Daha böyle sevgili Canon'umun heyecanı dinmeden evde bir köşeye atılmış güzel bir de SLR makine buldum. Ohhh çifte bayram.

Şimdi, hakkında çok az bildiğim bir konuda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Hani şanslıyım ki, çevremde konuyla ilgili az da olsa bir şey bilen insanlar çok. Bir de güzeller güzeli bir modelim var, daha ne olsun ki?

Bir tane de gösteriyim çektiğim fotoğraflardan. Gurur duyuyorum kendimle çünkü photoshop'u hiç açmadım bu sefer.

PS: Kötüyse, kötü olduğunu nazikçe söyleyin olur mu? Dan dun girişmenin manası yok :)

5 Eylül 2010 Pazar

Çocuk mu? Arrrgh...

Çocuklardan nefret ediyorum!

Gerçekten, seven insanları da anlayamıyorum, aynen onların benim nasıl sevemediğimi algılayamadıkları gibi.

Büyük birer böcek gibiler. Her yerde dolanıp, her deliğe giren, sinir bozucu ve kovmanın imkansız olduğu bir tür böcek.

Tamam itiraf ediyorum güzel çocuklar var, ama onları bir dergide görmeyi tercih ederim.

Bu çocukların en sevmediğim yanı da sürekli viyaklamaları. Ulan, şeytan diyor, git çak suratına bir tane susmadı mı? Bir tane daha!

Falan filan, çocuk gürültüsüyle dolu bir yolculuk geçirdim de, biraz fazla asabileştim viyaklamalara karşı. Çocuklara da verilsin, sakinleştirici ilaçlar. Ne farkları var evcil hayvanlardan? :(

31 Ağustos 2010 Salı

Tweeting~!

Facebook, blog, twitter derken, her biri ayrı bir dünya oldu kendine özgü kurallarıyla. Facebook hakkında; news feed'den insanları kaldırabilip, yeni privacy ayarlarıyla her şeyi kimin göreceğini kontrol edebilip ve application'ları bloklayabildiğimizden dolayı yazmak saçma. Beğenmiyorsan kurtul.

Bloglar hakkında yazmak haddime değil. Adam akıllı okuduğum bloglar 10'u geçmez.

Ama twitter, bak işte bunun hakkında yazarım. 140 karakterlik paylaşımlardan oluşan hayatlar.

İnternetin en güzel yanı: Beğenmiyorsan kapat. (Mesela inci sözlük kendi halinde takılırken, hiç ses ettim mi? Ne zaman engelleyemediğim bir şekilde bana dokunmaya başladı ben o zaman kıl oldum. Senelerden beri 4chan var, dünyanın en yozlaşmış sitesi. Kimseye dokunduğu yok ama.) Yani özetlersem, internette bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket etmenin bir zararı yok bence.

İlk duyulmaya başladığında bir twitter almıştım kendime ama şifresini, nick'ini falan unuttum kayboldu kısacası. Bir kaç ay önce bir tane daha alıp, aktif bir şekilde kullanmaya başladım. Maksat arkadaşlarımla geyik döndürmekti. Sonra işte öyle ya da böyle, insanlar gelmeye başladılar. Sonra ben arkadaşlarımdan başka insanları da takip etmeye başladım.

İşte insanları inceleye inceleye de sevmediğim bir kaç profil gördüm twitter'da.

En çok sinirimi bozan klavye delikanlıları kesinlikle: Kendini bir tür ideal insan ya da her konuda uzman olarak görüp ota boka laf atan embesiller. Özellikle bunların bir alt türü var ki, kendilerini kadınlar konusunda uzman sayıyorlar. Hatun dediğin şöyle olmalı, yok öyle olmamalı. Bunlar direkt unfollow'luk. Adamların salaklık seviyesine sinirlenip duracağına unfollow yap gitsin.

Sonra yaralı kuşlar var. Bana Küçük Emrah'ı andıran, yaralı acılı kuşlar. İçinizdeki sanatçıyı açığa çıkarın lafını motto olarak alıp, 140 karakter üzerinden edebiyat yapıyor bunlar. Ama söyledikleri birbirine o kadar çok benziyor ki, sanırım bir yerlerde yaralı kuşlar 101 dersi veriliyor bu adamlara. "Duanla mı yaşadım ki, bedduanla öleyim?"

Ahh follower maymunları var bir yerlerde. Bak ne demiş twitter'dan sevgili bir insan: "Maymundan mı geliyoruz bilmiyorum ama şu twitter'da gördüklerimden sonra maymuna gittiğimiz kesin. Follower için yapılan maymunluklara bak." Bunlar her yeni follower'da egosu şişen, her giden insanla çöken gururunu acı tweet'ler arkasına saklayan bir insan topluluğu.

Ahh sonra, twitter'ı ne-nerde-nasıl-ne zaman oyununu oynamak için kullananlar var ya, anlatamadık bir türlü yemekte ne yedikleriyle ilgilenmediğimizi. Hani yediğin havyardan salyangoz çıksın yaz anlarım. Ya da dünyanın en güzel makarnasını yemişsindir, paylaş bizimle biz de gidelim. Ama kime ne Midpoint'te yenen sıradan bir yemekten.

Hmm twitter kavgaları. Hani twitter'ın kendi ünlüleri var ya. İşte onları çekemeyen bir de gerçek ünlüler topluluğu var. Uzatmamak lazım komik oluyor işte, dalaşınca bunlar.

Ünlüler demişken onları takip etmek bazen hayal kırıklığı yaratabiliyor. Fazıl Say'ın karizmasının nasıl dağıldığını bir çoğumuz yakından takip ettik.

Ayrıca Twitter'a sayıp sövmek için neden twitter'ı kullanır ki bir insan? Bir de özellikle klişeleri eleştiren insanlar, ne zaman artık kendilerinin de bir adet klişe olduğunu anlayacaklar?

Peki ben hangi grubum?

Gitmeden önce bir buna bir de şuna göz atın. Anlaşılan %35 oranında twitter addict'mişim. Facebook ise %57 çıktı. İyi sandığım kadar da kötü değilmişim...

24 Ağustos 2010 Salı

Dipnot

Ben şimdi biraz(!) mutsuz oldum. Bir kaç gün boyunca yaptıklarımdan sorumlu değilim. Yani zorlamayın beni modu birazcık. Moralim düzelince görüşürüz.

Bari yaz okulunun bittiğine sevinseydim adam gibi be!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Feeling Pretty~!

Her dışarı çıkarken annem durdurur ve sorar: "Bu kadar süslenmek niye? Kimle buluşacaksın?"

Cevabım hep aynı olur, zaten kalkmaya hazır olan sağ kaşım kavislenir, gözlerimi deviririm, nefes alır veririm ve bitkin bir sesle: "Ne zaman bir başkası için giyindim ki ben?"


Çocukken neredeyse bütün kızlar bir kaç kez saldırmıştır annelerinin dolabına. Ben o konuda pek şanslı değildim çünkü ben kızlığımın farkına vardığımda hatun da rahatlığın farkına varıp bütün süslü kıyafetlerinden kurtulmuştu. Zaten makyaj yapmayı da pek sevmezdi. Takılar desen, bir çocuğun hayal gücü için fazla yetersiz.

Gizli gizli parlatıcı falan alırdım harçlığımdan kalanlarla. Nedense kızacaklar diye düşünürdüm. En önce parlatıcılara aşık oldum. Sonra göz kalemlerine. Farlardan hoşlanmazdım pek, her tarafım sim içinde kalıyordu.

Ergenliği atlatınca, teyzelerim, annem ve etrafımdaki diğer kadınlar sayesinde asıl öğrendim makyaj yapmayı kendimi palyaçoya benzetmeden. Hala hata yapıyorum ara sıra ama öğrendim sayılır işte.

Herneyse işte, küçüklüğümden beri sevdim evde kimse yokken kendimi süslemeyi. Başkası görsün diye değil. Ben güzel olduğumu biliyim o an ben mutlu olayım diye. Bazen altı üstü Alpu'lara gitmek için 1 saat evden çıkamadığım olur. Günümde değilimdir ve beğenememişimdir bir kıyafet. Umrumda olmaz onların beni her daim güzel bulacak olmaları. Ben kendimi güzel hissetmiyorsam o an çıkmam evden dışarı.

Bugün de öyle günlerden biri işte. Bütün gün evdeyim, malum yarın iki tane finalim var. Ben ise yazın dışarıda çok açılıyor diye giyemediğim loli elbisemle oturuyorum. Şu an üzerimde belki bir daha uğraşsam yapamayacağım kadar güzel bir makyaj var. Hazırlanmam neredeyse iki saatimi aldı ve ne için? Sadece kendimi şık hissetmek için bugün.

Bazılarına göre özgüvensizliği gizleme yoluymuş gibi geliyormuş makyaj ve kıyafetler ardına saklanmak. Yanlış! En azından benim için. Özgüvenle alakalı bir şey değil bu. Kendini şımartmanın, parlatmanın ve süslemenin ne zararı var? Evin dekorasyonunda değişikler yapmak yerine, kendini süslemek gibi bir şey bu.

Biliyorum anlayan insanlar var.

Gerçi makyajın yeri biraz daha farklı. Küçükken birisinden duydum ya da bir yerde okudum: "Eğer gerçek bir hanımefendiysen, yüzünde makyaj varken ağlamazsın." Sanırım şu ana kadar hiç ağlamadım yüzümde makyaj varken. Terden aktı makyajım, ya da üzerime fırlatılan bir şişe sudan, ya da yanlışlıkla gözlerimi ovalamaktan. Ama ağlamaktan hiç akmadı. Koruma mekanizması oldu resmen.

Bu arada kıyafetler için tam tersi de doğru. Eğer o gün havamda değilsem, hiç bir güç güzelleştiremez beni. Olmuyor, kesinlikle yakıştığını bildiğim kıyafetimi de giysem, süper bir makyaj da yapsam tutmuyor bazı günler. Orada bırakırım işi, ve rahat ettiğim bir şeyler giyerim en azından.

Şimdi kardeşim gelmeden şu kırmızı rujumu sileyim de bari, zavallım ablası eve garip garip insanlar atıyor sanmasın.

22 Ağustos 2010 Pazar

Maksat Procrastination


Birisi bana neden yaz okuluna kaldığımı hatırlatsın! Yeter, istemiyorum ders çalışmak özellikle millet orada burada eğlenirken. İnsanlar akşamki buluşmalarına hazırlanıyorlar ben ise finallere. Olmaz. Haksızlık. Yazık.

Ve gördüğünüz gibi konsantrasyon 0. Hayır, bir saatliğine kafamı verebilsem sorun kalmayacak halledeceğim ama yok olmuyor işte. Şu an temizlik yapmak bile daha ilgi çekici ve heyecanlı geliyor.

Yurdun gözünü seveyim be ya. Orada en azından ders çalışmaktan benim gibi daralan bir sürü insan aynı anda mola verip aynı anda bir gazla devam edebiliyorduk derslere.

Özledim.

Özledim ve özlemeye devam da edeceğim. Israrlı çabalarımın da etkisiyle, mükemmel bir yurt hayatının içine sıçtık hep beraber gibi sanki. Korkuyorum açıkçası şu an gelecek okul döneminden. Fazla belirsiz benim için. Ne beklemem gerekiyor, nasıl davranmam gerekiyor. Hepsi muallak.

Ve evet, ders çalışmak ruh halimin içine ediyor kesinlikle. O nedenle saçmalıyor da olabilirim yani. Maksat procrastination zaten~!


20 Ağustos 2010 Cuma

This time in English

Madame Red welcomes you, this time in English.

Since i have some regular readers, they should know that, i am at least trying to use a proper language. Sometimes it is hard for me to express what i want to say in my own language. Basically because i have been using it less and less. I am not gonna say that my English is perfect, though, which would be a big fat lie anyway.

But i know both languages well enough to write or read easily. This is exactly, why i say that Turkish is sometimes insufficient while trying to express my ideas. Also, i am not suggesting that English is better. Can you really compare two languages anyway?

If i think that the existing language is not enough to express my idea, why not try to expand it? Just take a look at how some words made up.

And seriously, in this era, is it possible to talk about a 100% pure language?

And why this is in English? First take a look at the comments in the previous entry. I was either gonna use weird Turkish or English. English sounded better.

One thing for sure, i am still a child who gets pissed off quite easily. And secondly, i strongly despise know-it-alls, especially when they lack the information they need. And lastly, did i make any spelling mistake?

19 Ağustos 2010 Perşembe

Alışverişkolik

Eveeet, hala kızılım, kırmızıyım. Gerçi saçlarım kırmızı olmasa bile ben hala Kırmızışın olacağım orası ayrı konu. Yine boyatamadım saçımı. Gittim fön çektirdim anca bu nemli havada ne b*kuma yaradıysa artık.

Tehlikeli zamanlar bir değişiklik yapmak isteyip de yapamadığım zamanlar. Saçma sapan şeyler oluyor genelde benden kaynaklanan.

Bu sefer sağ olsun annecik sayesinde kriz engellendi. Alışveriş~!


Seviyorum alışverişi. Benim için önemli bir aktivite. Mağazaları, onların o düzenli havalarını seviyorum. Satış elemanlarının düzgün davranışlarını seviyorum. Anlayacağınız gibi pek pazar insanı değilim. Alışveriş
merkezlerini severim. Öyle alışverişe salaş kıyafetlerle çıkmam, düzgün giyinirim.

Kaliteli hizmet beklerim mesela. Öyle kıl bir müşteri değilimdir ama yavşak satış elemanına da gelemem.

10 saat düşünmem mesela bir ürün üzerinde, beğenirim ve alırım. Fiyatı beni aşan şeylere zaten bakmam, içimde kalsın, üzüleyim istemem. Eğer eve gittiğimde bir ürün takılmış ise aklıma gider ve alırım sonra onu.

İndirimleri severim ama indirimde diye saçma sapan şeyler almam pek. Ama bulunsun diye aldığım şeyler vardır. İndirimi severim ama indirim yüzünden pazara dönüşen mağazaları sevmem.

Tek başıma çıkmak isterim alışverişe. Daha bulamadım iyi bir alışveriş arkadaşı kendime. Ama başkasına yardım etmeyi severim.

"Bana göre bir şey yok." lafına inanmam. Yeterince bakmamışsındır. Ayrıca askıda güzel duran şey üstünde de güzel duracak diye bir kanun yok ve bazı şeyler askıda çapulcu kıyafeti gibi dururken, üstünde mükemmel durabilir.

Alışveriş yaptığım yerlerde sülalesiyle birlikte gelen Arap'ları sevmem. Çocukları da sevmem ayak altında koşuşturan.

Alışverişten sonra güzel bir şey içip bir dilim pasta yemeyi severim. Ardından bir sigara.

Eve gelip aldıklarımı tek tek poşetten çıkarıp bakmayı severim yeniden. Sonra tek tek etiketlerini sökmek isterim. Sonra plan yaparım en yakın zamanda nasıl giyerim diye.

Güzel poşetleri, kutuları severim.

Şu an evde dolabıma sığamayacak kadar çok kıyafetim var. Hepsini seviyorum ve hiçbirinden vazgeçemiyorum. Bir gün evimin bir odasını kıyafetlerime ayırmak isterim. Zaten iki oda yeter
bana. Yatak odası ve süslenme odası.

Ve evet ben bir alışverişkoliğim.

PS: Aaaa 50 kişi olmuşuz neredeyse :) Hoşgeldiniz~!

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Boyatsam mı?

Saçlarımdan sıkıldım. Kestirmek istemiyorum boyatsam mı acaba? Ama hangi renge?

Ne zaman saçlarımı değişik bir renge boyatmayı düşünsem hep bu sorun çıkıyor karşıma kırmızı değilse hangi renk?

Ve yine cevap bulamadığım için yine vazgeçiyorum.

Belki tatilden dönünce, saçımın rengi iyice açılacağından bir değişiklik yapabilirim. Sarı mı yapsam acaba? :P

12 Ağustos 2010 Perşembe

Vapur Manzaraları

Yaz okulu bitmek üzere. Bana kazandırdığı en büyük şey düzenli bir uyku saatiydi aman ne güzel! İkincisi ise çeşitli toplu taşıma araçlarını sıklıkla kullanmak zorunda kaldım. Şimdi gelelim toplu taşıma araçları muhabbetlerine:

Ter, sıkışık, sıcak yazmaya gerek yok, Onlar hepimizin bilinen sorunu zaten. AKP kömür yerine bir senelik deodorant dağıtsa daha çok minnettar olurum.

Vaktim var, bekliyorum en rahat otobüs/minibüsü. Zaten Beşiktaş'a geçmek için vapur kullanıyorum... Yazı burnuma en az zarar verecek şekilde atlatmaya çalışıyorum.

Vapuru oldum olası sevdim, fazla şiirsel, entel bir havası vardır hep benim için. Ahh sigara yasağına lanet okuyorum her vapurda artık. Her gün vapuru kullanınca bir şey fark ettim, en az 1 insan gurubu fotoğraf çekmeye çalışıyor her seferinde. Yok be profesyonel kamera da değil bildiğin cep telefonu kamerası işte. Sonra o fotoğraflar süsleniyor püsleniyor karşımıza "apaçi" fotoğrafları olarak çıkıyor. Adamların verdiği pozlara hasta oluyorum yalnız, yaratıcılık sınır tanımıyor.

İkinci bir fotoğraf çeken grup ta var. Teyzeler ve yanlarındaki genç insanlar. Bunlar fotoğraf çekmeye çalışırken gülmekten çok küfrediyorum. Çünkü adı üstünde teyze, bütün vapurun balkonunun kendisine ait olduğunu sanarak bir sağa bir sola giderek uygun yer aramaktadır kendine. Beğendikten sonra işler daha da acılaşıyor. Çünkü bu sefer yanındaki insan kalabalığı hoop teyzenin dediği yeri işgal ediyor ve kimleri rahatsız ettiklerine bakmadan salak salak sırıtarak poz vermeye çalışıyorlar. İtiraf ediyorum, bir kaç aile fotoğrafında orta parmağımı görebilirsiniz~!

Sonra telefonla konuşan amcalar var. Ahh be adam, öğrenemedin mi bunca sene hala gerek olmadığını o kadar bağırmanın. Dağdan dala konuşmuyorsun. Hayatları hakkındaki bütün dedikoduları öğrendim resmen amcaların. Mesela bir amcanın, Mehmet adlı bir torunu varmış işte evlenecekmiş, gün almışlar nikah için ama düğün salonu bulamamışlar.

Sonra turistler var ki onlar ayrı mesele. Ya "How to Become a Tourist 101" diye bir ders var da ben mi bilmiyorum. Orada mı söylüyorlar size yabancı bir ülkedeyseniz kendi aranızda bağıra çağıra konuşup insanları rahatsız etmenin normal olduğunu? Hayır, egzantrik bir dil konuşsanız anlayacağım da İngilizce ile yapmayın bari! :)

İkinci grup bir turistler daha var ki çok özeniyorum bu gruba. Ellerinde haritaları olan ve kafalarına göre belli bir plan olmadan bir yere gitmeyi planlayan turistler. Eğer bana yol sormazsanız sizi daha çok seveceğim gerçi. bilmiyorum kardeşim yolları. Üstüne üstlük yol tarif etmeyi de bilmem. Gereksiz diye öğrenmemişim yol tarif etmeye yarayan kelimeleri, unutuyorum sürekli.

Bunlar genel tiplerdi ya, şimdi bir de ilginç olaylar var:

İlki bir avukat. Böyle uzun saçlı, 30'larında takım elbiseli hoş bir adam. Tam karşıma oturmuş. Ben o sırada çoktan elfler falan derken kopmuşum dünyadan. Sonra bir teyzenin fotoğraf çekmek isterken ayağımı ezmesiyle döndüm dünyaya yeniden. Sonra dedim ben bu konuya bir blog yazısında değinirim, ama unutkan insanım kesin unutacağım. Bari not alıyım dedim. O sırada karşımdaki avukat işe el attı. İşte insanın aklına gelmiş fikirleri hemen not alması lazımmış, sonra kendisi işte sürekli not defteri taşıyormuş mesela. Yaptığım şey benim ve kariyerim için aşırı yararlıymış da falan filan. Herif nefes almadan konuşuyordu. Hani o sırada alt yazı olarak WTF!? geçiyor benden... Sonra benden aldığı hmm, zoraki bir gülümseme ve kafa sallama gibi tepkilerle gaza gelen adam başladı hayatını anlatmaya. Avukatmış iş gezisinden dönüyormuş. Sonra sustu. Sessiz sevinç çığlıklarım adamın uzattığı not tarafından kesildi. Herif yazmış mail adresini, adını soyadını, numarasını bana uzatıyor. İkinci bir WTF!? anı adamın yavşak gülümsemesi ile belki bir avukata ihtiyacın olur demesinin ardından göz kırpmasıyla son buldu.

Yine vapurdayım. Tam balkonun en ucunda müthiş tatlı bir çocuk var. Hani seyretmeye doyamadıklarından. Güzele bakmak sevaptır dediler, ben de kırmadım atalarımı çocuğu seyrediyorum. Çocuk ısrarlı bakışlarıma dayanamadı ve göz göze geldik. Şimdi yapılacak iki şey vardı: Ya gözlerimi kaçırıp başka bir tarafa bakmaya çalışarak durumu kurtaracağım ya da pişkin pişkin bakmaya devam edeceğim. Hangi deli ısırdı bilmiyorum ama pişkin pişkin bakmaya devam ettim. Hemen duruşu düzeltelim, tek kaş zaten hep havada çok bilmiş bir havalarda. Bakışıyoruz çocukla Beşiktaş'a kadar. Yanında bir arkadaşı var arada sırada kopuyorlar falan... Ama çok tatlı bir gülmesi var ya. Sonra Beşiktaş'a yanaştık. Tabakhaneye yetişmesi gerekenler ayak altından temizlenince, ben de yavaş yavaş kalktım yerimden. Bu hala oturuyor. Sonra tam merdivenlerde yakaladı, numaramı istedi. Vermedim ama onunkini aldım durumu kurtarmak için. Adı da Deniz'miş. Ancak cesaretim karaya ayak basana kadarmış. Kalabalık içerisinden yapılan başarılı bir slalom ile Deniz'in kıyısından uzaklaştım. Numarası da kaydetmeden silindi.

Bir iki ilginç olay daha vardı, hatta not bil almıştım ama kim bilir nerede o notlar... Unuttum işte.

Gitmeden bunlara da bir bak