I am not Alone

7 Aralık 2010 Salı

Facebook Cartoon Character Campaign: What is it really for?

Başlık çok akademik essay tarzında olmadı mı? Özlemiş olabilirim birazcık paper yazmayı.


Şimdi bir önceki yazıda bahsetmiştim, işte 6 Aralık'ta hepimiz sevdiğimiz çizgifilm karakterlerini koyduk diye. Sabah durum böyleydi, akşama değişti.

Hatırlıyor musunuz, kadınlar arasında sütyen rengi kampanyası dönmüştü. Hepimize bir mesaj geliyordu, sütyen rengimizi yazmamız isteniyordu. Aynı zamanda erkeklere söylemeyecektik. Amacı neydi? Meme kanserine karşı dikkat çekip, bilinci arttırmaktı. Kampanya o kadar başarılı olmuştu ki, google'da en çok aranan konu haline gelmişti döneminde. Haberlere bile konu olmuştu. O zaman da bık bık bık ötenler olmuştu:

- Ne boka yaradı şimdi bu? 
- Sütyen renginizi öğrenince bilinçlenmiş mi olduk şimdi?
- Ehehehehe sütyen rengini öğrendim! 
- Ne yani siz böyle yazınca kanser olan kadınlar iyileşmiş mi oldular? 
- Oturduğun yerden bir kelime yazmak kolay, madem önemsiyorsun git bir şeyler yapsana. 

Ya sabır diyorsun ve kafanı çeviriyorsun. Amaç neydi, be güzelim? Dikkat çekmekti. Amacına ulaştı mı evet? Hatta, sütyen rengi kampanyası yapılmış en başarılı viral kampanyalardan biridir. Viral reklamların amacı da hani bir ürün böyle, bir ürün şöyle diye söylemektense, o ürüne dikkat çekmektir. Gittigidiyor ve Fulya desem mesela?

Bu nedenle "Çizgi film karakterleri facebook" ta kampanyasını hemen salak olarak nitelendirmeyin. Biz de biliyoruz elbet, profil resmimizi değiştirmekle bir tacizciyi durduramayacağımızı. Ama 6 Aralık'ın önemine dikkat çektik mi? Çektik. Güzel yazılmış bir kaç düz yazıdan daha etkili olduğu da kesin yani.

Akşama kadar değişen ikinci bir şey, ortalıkta bunun aslında çocuk tacizcilerin işini kolaylaştırdığını söyleyen yazıların dolaşması. Hemen alıntı yapıyorum:

Çocuk İstismarı İçin Kurulan Sayfaların Yalan ve Yanlış Propagandaları İle Facebook Profil Resimlerine Çizgi Film Kahramanı Koyan Kişiler, Bu İstismarcıların Ekmeğine Yağ Sürmüş Oluyorlar. Çocuk İstismarcıları Kendilerinin Uyguladığı Yöntemi Herkese Yaptırmış Oluyorlar. Çocuklara Yapılan Arkadaşlık Tekliflerinde Çocuklar Teklifi Kolay Kabul Etsin Diye Çizgi Film Kahramanı Kullanan İstismarcılarla Aynı Şeyi Yapmış Oluyorsunuz. Lütfen Daha Bilinçli ve Dikkatli Olunuz...

Öncelikle ne işi var küçük bir çocuğun facebook'ta? İnternetin bir çocuk için çok da güvenli olduğu kesinken, bir çocuğun internetteki vaktinin denetlenmesi gerekirken, sen gidiyorsun çocuğuna bir de facebook hesabı alıyorsun. Hmmm...

Onu geçtim, doğru mu değil mi bilmiyorum bile bu uyarı, araştırıyorum ama daha tam olarak bir şey çıkmadı. Doğruysa yazık gerçekten. Ama genel kanı, bunun hareketi bozmak için yapıldığı yönünde. Party killers. 

Bu arada internette bu kampanyayı salak bulanların ortak yorumu: "Bu kampanya tembel insanların duyarlı gözükmek ve kendilerini bir şey yapıyormuş gibi hissetmek için için uydurdukları bir saçmalıktır." Dur da anlat bu insanlara şimdi işin aslının ne olduğunu. 

Hem her şeyi geçtim de, çocukluğumun bütün sevdiğim çizgi film karakterlerini bir arada görmek güzeldi. Nostalji falan. Ayrıca, daha öncede söylediğim gibi, seçtiğimiz karakterlerin süslü profil resimlerine kıyasla daha fazla kendimizi yansıttığı fikrindeyim. 

Last but not least, konuyla ilgili yazılmış çok güzel bir yazı, bir göz atın derim. [Link]

PS: Yazılarımda artan Tarzanca'yı mağruz görün. Okul beni böyle yapıyor.

31 Ekim 2010 Pazar

Üşenmedim Gittim Tüyap'a!


Sanmayın başlık, kitapları sevmediğimden. Sadece üşengeçlik sorunum var.

Bildiğin ayaklarım sızlıyor şu an. Dur hesaplayacağım, bugün minimum 7 saat ayaktaydım, sevgili topuklu ayakkabılarımla beraber. Olay ne? Tüyap.

Aslında planlarıma göre cumartesi günü gitmem gerekiyordu. Ama ilk plan değişince, sonradan yaptığım planı da, cumartesi günü aniden tembellik hissederek iptal ettim. Sonra pazar oldu. Sabah erken de uyanınca, bir gaz oldum. Haydi Tüyap'a! Anneciğe sordum o da hemen hazırlanmaya başlayınca, attık kendimizi yollara.

Tam metronun orada karar verme aşaması, Taksim'den Tüyap otobüsü mü yoksa metrobüs mü? Şansıma metrobüsü seçtik. Yoksa bomba saatlerinde Taksim metrosundan çıkıyor olacaktık. Her neyse sırtımda boş çantam, kulağımda kulaklık, elimde telefon, ve ayağımda topuklular. Ne alaka lan?! Bak açıklayayım, o kadar kadınım ki, rahatlıktan önce güzel gözükmeyi düşünüyorum. Hem yeni hevesim topuklu ayakkabılar. O nedenle giydim Oxford'ları, düştüm yollara. Nasılsa gayet rahat, canım acımadan yürüyebiliyorum.

Bu arada ilk defa bindim metrobüse. Evet, bu kadar da sosyetiğim. Sanırım pazar günü diye, pek bir boştu. Ama inanılmaz hızlı bir şekilde kendimizi Avcılar'da bulduk. Avcılar'dan fuar alanına gitmekle, Zincirlikuyu'dan Avcılar'a gitmek süre olarak aynıydı desem?

Sonra fuar alanı! Bu arada yolda ne kadar Outlet AVM vardı be! Hepsini not ettim beynime. Her neyse bir sigara molası sonra içeriye giriş. Üstüme doğru gelen kameradan kaçıverdim güzel bir hamleyle. Facebook çıktığından beri korkar oldum kamera ile konuşmaktan. Rezil olmak var bilmem-kaç-milyon insana.

Salon 2! Yorulmamış, taze fuar insanı modu ya. Her şeye bak sonra alırım diye uzaklaş. 3 alana 1 bedava. Tanesi 5 TL. 25% indirimler... Fazla renk. Aha yolumu şaşırdım. Tam salon 2 bitecekken: Alice Harikalar Diyarında kitabı!

İçime doğdu bir önceki yazıdan sonra. Hiç düşünmeden al derken, Aha Margaret Weis. Hmm neredeyim ben? Laika! Şimdi durum şu: Fantastik kitaplar var. Fantastik kitap almam lazım. Adam satmaya istekli-ben almaya. Ama kitap yok. Okudum, okudum, 6 kez okudum, Arrgh nefret ederim, sıkıcı, geç, geç, okudum, okudum. Çocuğun tipi iyiydi de, hadi sözüne güvendim aldım bir iki tane daha kitap. Ama beni sevmediğim çizgi romanlara başlatmak istediler, cıks dedim prensiplerim var benim. Mangaların üstüne gül koklamam. Bu sefer manga önerdiler. Diyalog daha komik oldu: Okudum, 3 defa okudum, çevirdim, okudum, edit'ledim, okudum, Arrgh neden Türkçe bu? (Türkçe'ye kastım olduğundan değil, sadece Türkçe'ye çevirirken sağdan-sola okunan mangalar soldan-sağa okunur hale getiriliyor, ona kıl oluyorum.) Öyle karşılıklı gülüştük, muhabbet ettik bir süre ve kaçtım ben sonra, daha çok yer var nasılsa.

2. Salondayız hala. Tam köşede çizgi romancı. Aha eski X-Men'ler. Tek sevdiğim ve uzun zamandır okumaya niyet ettiğim çizgi romanlar.
-Ne kadar tanesi?
-1TL.
-Cilt ne kadar?
-5TL.
- Ver bakayım sen bütün ciltleri oradan.
Hmm biraz fazla oldu gibi ama neyse, yola devam. Daha 3. sezon var oralarda bir yerlerde. Ama önce yemek.

Fazla kalabalık, Az yer, Yavaş hizmet, Ve teyze ruhlu insanlar: Yemek alanı. Daha fazla kelime tüketmeye gerek yok sanırım.

Sırada 3. Salon. Aslında cumartesi gitmek istememin sebebi sevgili Twitter ünlümüz samihazinses idi ancak tembelliğim nedeniyle yalan oldu. Tam önünden geçerken yine bir kalabalık. Kim var: PuCCa. Kabine koymuşlar hatunu. İmzalıyor yüzü gözükmeden. Şeytan diyor koy fotoğraf makinesini çek resmini. Blog yazmaya devam etse merakıma yenik düşüp yapardım da, şimdi köşe yazarı olup çıktı başımıza, ilgi alanı dışında kaldı. (Köşe yazarlarını okumadığımdan değil de, sadece çok sınırlı bir köşe yazarı zevkim vardır.)

Devam et yola. Pegasus ve Metis. Sevinç nidaları! Pegasus'a dal. Zaman Çarkı'nın kitabı ne zaman çıkacak? Pooof nasıl ertelenmiş yaaa! Sonra elden ne gelir dedik ve diğer kitaplara bakıverdim. Satan çocukla beraber. Benimkitaplar hakkındaki bilgim ondan daha fazla olunca bana satması biraz zor oldu ama işte bir orta yol bulduk. (Bknz. Almaya Hevesli Müşteri) Ayy sonra kafamı bir çevirdim yanımda tonton bir nine. Gedik Savaşları serisi ile ilgileniyor. Kadın sadece bir kitap alacakken olaya müdahalem sonucu, 9 tane Gedik Savaşları Serisinden, 2 tane'de Zaman Çarkı serisinden aldı. Okumanın yaşı yok! Teyzeye sevgilerimi göndererek ayrıldım oradan.

Sonrası: Biraz daha dolan, biraz daha al. Biraz daha dolan. Aha sahaflar! Hmm bakalım bir içeri. Gözlerim kalp-kalp oldular resmen. Servet-i Fünun gazetesi var ortalıkta ya. Fiyatını sormaya bile çekindim.

Daha fazla bakmaya ayaklarımdan isyan çığlıkları yükselince, otobüs, metrobüs, minibüs ile eve dönüverdim.

Banyomu yaptım, yazımı yazıyorum unutmadan ve kelimeler kaçmadan. Sonra taaaa Tuzla'ya gideceğim. İstanbul turu baştan sona?

Şimdi geldik kısa kısa notlar yazının akışı içine sığdıramadığım:

-Ya Tüyap iyi güzel de, çok karışık bir düzen var içeride. Ne olurdu şöyle bütün çocuk kitaplarını bir araya toplasaydınız? Hem çocuklara çarpıp durmazdık hem de okul grupları koridorları fazla meşgul etmemiş olurdu.

-Yaa ne kadar çok dini yayın var ortada? Aynı şeyi yazıyorsunuz sonuçta. Birleşip tek bir yer açsanıza?

- Sakallı amcanın teki tipime bakıp "Tövbe tövbe" dedi yine. Ne terslik var bende?

- Mantıklı düşünün, O göt kadar yemek yeri kime yetecek?

-Green Peace ve UNICEF'ci insanlar: Korkutuyorsunuz beni artık!

- Fuar alanını terk eden her 3 kişiden 1inde Uykusuz posteri vardı. Hatta bazılarında sadece o vardı.

- Ali Nesin'den fırça yedim.

- Sanat kitaplarıyla ilgileniyor olmam, sanat ile ilgili bir şey okuduğum anlamına gelmiyor. Lütfen ekonomi deyince hayal kırıklığına uğramayınız. Genel Kültür diye bir kavram var.

- Ya bir de, hani kitap okumayan millettik, o kadar insan nereden çıktı peki?


Hmm sanırım yeter bu kadar. Any Question?



PS: Biri gelsin yardım etsin şu eşyalarımı yerleştirmeye! Göçebe hayatı zor iş!
PS2: Yazı biraz(!) uzun olmuş. Yazının sonuna kadar gelebilen sevgili okur, seni seviyorum!

30 Ekim 2010 Cumartesi

Why is a raven like a writing desk?

Bildiğiniz gibi en sevdiğim masal "Alice in Wonderland"dir. Gerçi kendisi ne kadar masal sayılıyor bilmiyorum ama çocukluğumda Disney'den en çok sevdiğim hikaye idi kendisi.

Son bir kaç sene içinde ise, Wonderland'e kaçma dürtüsü oluştu bende. Red Queen ile White Queen'in kavgası arasında kalayım, Mad Hatter ile çay içeyim. Ortalıkta tavşan kovalayayım. Sonra her şeyin rüya olduğunu anlayayım. Yüzümde hafif buruk bir gülümsemeyle uyanayım.

Her neyse, geçen sene hele doruk noktasındaydı heyecanım. Sevgili Tim Burton'ım "Alice in Wonderland"a el atmaya karar vermiş. Hem de gözde oyuncularıyla birlikte. Gerçi film tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Red Queen ile Queen of Hearts bir karakterde birleşmiş gibiydi. Mad Hatter desen "Willy Wonka"nın kılık değiştirmiş haliydi sanki. Hele sonda çalan Avril Lavigne salondan kaçma isteği uyandırmıştı bende. Olsun dedim, altı üstü bir film. Değiştirmedi ya kitaba olan sevgimi.

Ama aramaya devam ettim. Ve daha önce bir çok kez daha filminin çekildiğini gördüm. Neredeyse hepsini de izledim sanırım. SciFi Kanalının çektiği "Alice" kesinlikle ve kesinlikle izlenmeli. Tim Burton uyarlamasından iyi olduğu kesin. Olay örgüsünün aynı olmadığı ortada ama karakterlerin asıl ruhları iyi yansıtılmış.

Sonra film maratonum bitince, yine küllendi Alice aşkım. Ancak bir çarşamba günü gayet sıkıcı fotoğraf tarihi dersinde, ellerine ilk defa kamera alan adamların 'eser'lerine bakıyorduk. Fotoğrafın altında gördüğüm isim, bir yudum çayın katil olmasına yol açıyordu neredeyse.

"Lewis Carroll, Edith, Lorina and Alice Liddell, 1859, Albumen"

"Lewis Carroll, Alice Liddell, 1858, Albumen"

Hani kendi kendime geri zekalı demek zorunda kaldım. Carroll hakkında, adamın şiirlerini düşünce yapısını, kişiliğini, olası çocuk tacizi suçlamalarını araştırıp da, nasıl fotoğraflarına bakmadım hiç. Alice'in gerçek bir karakterden uyarlama olduğunu bilip de nasıl araştırmadım. Utandım resmen.

Bu iki fotoğrafın ardından gelen fotoğraf ise üzücüydü birazcık. İşte karşınızda yaklaşık 20 yıl sonraki Alice:

"Julia Margaret Cameron, Alice as a young woman, 1872, Albumen"

Hayattan kopuk bakışlar... Sanki artık bu dünyaya ait değilmiş gibi. İfadesiz bir yüz. Ruhu Wonderland'de tutsak kalmış gibi.

Yani genel olarak pek sevimli yazarım hakkında çocuk tacizi iddialarını kulak ardı ediyordum da, sanırım bu fotoğraflardan sonra da biraz zor. Gerçi mezarında 7 takla attırmayalım şimdi adama arkasından konuşarak.

PS: Dün gece bir konu gelmişti aklıma, sevmediğim şeylerin ne kadar çok olduğuyla ilgili aslında ama uyanınca getiremedim kelimeleri bir araya.

PS2: Blog çok mu renksiz olmaya başladı?

5 Ağustos 2010 Perşembe

Harry Potter okudun mu sen?

Çok merak ediyorum bu matematik asistanlarını özellikle mi seçiyorlar?

Okulda bin bir tane dersin asistanı var, ama maşallah en ilginçleri matematik bölümünde toplanmış. Yaz dönemindekiler ayrı bir garip.

Şimdi bildiğin Snape kılıklı bir asistanım var. Ama hani yetişkin Snape değil, bildiğin ergen bir Snape benzeri.

Hmm, sanki sinirliymişim gibi yazdım ama aslında değilim derse uğramaya karar verdiğim çarşamba günleri sayesinde birazcık eğleniyorum akşamın bir yarısı. Aslında anlatmak istediğim sadece minik bir konuşmaydı:

(Dersten erkenden kopan ben, uyumamak için açtım kitap okumaya başladım asistan soruların çözümünü gereğinden fazla uzatınca. Evet, bizim recitation'da da var o sürekli soru soran ve cevabı anlamayan tiplerden. Her neyse asistan ara vermeyi akıl edince yanıma geldi ve: )

Asistan: Çok biliyorsun herhalde, konuları ki, kitap okuyorsun.
Ben: Ehh işte...
(Asistan bir tur atar ve geri gelir...)
A: Ne okuyorsun?
(Kitabın kapağını yüzümde zoraki bir gülümsemeyle gösteririm.)
A: Hmm çok satanlardan mı?
B: Hayır?.. (O an yüzüm gerçekten O_o şeklini almış olabilir. )
A: Türü ne?
B: Fantastik
(Daha fazla konuşmasın diye kitabı okumaya devam etmeye çalıştım işe yaramadı.)
A: Nereden buluyorsun bu kitapları?
B: Kitapçıdan?..
(Asistan baktı muhabbet yürümüyor uzaklaştı, bir tur daha attı ve geri geldi. )
A: Peki sen Harry Potter'ı okudun mu?
B: .... (Hani gülmeyi gizlemek için gizli bir öksürük olur ya ondan koy buraya işte. )
(Asistan Harry Potter ile ilgili bir iki şey daha geveler ve gider. )

Yazınca çok komik gelmiyormuş bu konuşma onu anladım ama söylemek istediğim şey değişmedi sonuçta: fantastik kitap demek Harry Potter demek değildir be!

PS: Blog'un yeni düzeni/renkleri hakkındaki eleştirileri duyalım bakalım! : )

9 Temmuz 2010 Cuma

5+1 Gala Gösterimi

Geçen gün bir rüya gördüm ama yaklaşık bir hafta önce. Yazamadım bir türlü bu hafta içinde. Unutacağım diye de korktum ama unutmamışım hala aklımda bütün canlılığı ile. Yazmasam çatlarım çünkü merak ediyorum gerçekten öyle mi olacak hayatım.

En önce yaklaşık 30-40 sene sonrasındaydık. 50 ile 60 arası bir yaştaydım. Bembeyaz saçlarım vardı, hala kısaydılar. Boya olabilir, zaten hani planımdır beyazlarım çoğaldıktan sonra bembeyaz'a boyatmak. Kıyaftler? Yoktu öyle lame/dore taytlar falan. Eteğimi giymişim üstüne de rahat bir bluz oturuyordum öyle bir evin cumbasında. Benim evim sanırsam.

Oda kocaman değil ama küçük de denemez. İlgi çekici yanı, sadece kitaplıklarla dolu. Ben de oturmuşum kahvemi içiyorum dışarıya bakarak. Damla sakızlı kahve. Önümde fotoğraf albümlerim var, günlüklerim anı defterlerim ve laptop'um. Başlıyorum bebeklik albümümden incelemeye. Güzel bir bebekmişim. Şanslı bir çocukmuşum. Sonra çipçirkin bir şey oluvermişim. Arıyorum ama ilk gerçek aşkıma dair bir fotoğraf bile yok. Yok ettim tabi zamanında her şeyi.

Sonra lise, üniversite... Türlü türlü çılgınlık, eğlence. Hiç bir kötü anın fotoğrafı yok ama işte kötü anların kanıtları yazılar var. Azıcık hüzünleniyorum. Keşkeler geçiyor aklımdan. Bir damla gözyaşı düşüyor gözlerimden. Siliyorum göz yaşımı.

Sırada evlilik albümleri var. İki kez evlenmişim anlaşılan. Hoş düğünler olmuş. Birincisi bir kır düğünü hep istediğim gibi, ikincisi ise şık bir kokteyl şeklinde. İki kocam da hoş insanlar, aramızda yaş farkı var o da belli. Düğün fotoğraflarını geçiyorum.

Acaba iş hayatım nasıl geçmiş. Orada burada bir iki fotoğraf var iş yemeklerinden.

Sonra bir fotoğraf görüyorum. En önce ne olduğunu anlayamıyorum. Sonra fotoğrafın arkasına bakıyorum, not düşülmüş: "5+1 gala gösterimi - 2033". Fotoğrafı anlatırsam: Ortada Gülçin var. Mutlu mutlu gülümsüyor. Hala tombiş aynı benim gibi. Solunda Alpu var en önce. Kocaman olmuş, bir de kel. Hemen yanında Merinos var. Mükemmel bir kırmızı elbise var üzerinde. Hala merinos. Yanında ben varım. Yine kızıl saçlar. Siyah giymişim. Aman büyük sürpriz. Hala da kilolarımla beraberim. Hemen yanımda beri var. Hatun hala çocuk. Düz duramamış. Üstüme doğru uçmuş. Bir yandan onu tutmaya çalışıyoruz merinosla, bir yandan güzel gözükmeye. Bir başka hatun var beri'nin yanında. O da bana sarılmış. Bilmiyorum ama kim olduğunu. Şimdi sağ taraf. Ece ile Taner var önce. Yeni çocukları olmuş galiba. Bir tane'de bebek var ellerinde. Hemen bir yanlarında Ali var. Sonra sıralanmış bütün artı birlerimiz. Selen'den, Cihan'a, Ahmet'e, Bahri'ye. Tanıdık tanımadık bir sürü insan.

İkinci gözyaşım düşüyor bu resimden sonra. Tam o sırada kapı açılıyor ve içeri tanımadığım bir insan giriyor elinde çayı ile birlikte. Geçiyor ve karşıma oturuyor. Soru sormak istiyorum ama o sırada saat sabahın 6'sı olmuş ve dolayısı ile telefonum ötmeye başlamıştı.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Homofobiye karşı dans et~!


It's time to try
Defying gravity
I think I'll try
Defying gravity
Kiss me goodbye
I am defying gravity
And you wont bring me down!

I'm through accepting limits
''cause someone says they're so
Some things I cannot change
But till I try, I'll never know!

Bir aydan beri, pek renkli insanlarla bu günü konuşup durmuştuk: Pride yürüyüşü.

Hani korkuyorduk aslında azıcık başımıza bir şeyler gelir diye. Birazcık da ulan etrafa iyice açılıyorum çekincesi vardı. Ama birbirimizi gaza getirerek gittik yürüyüşe.

Taksim heralde uzun zamandır bu kadar renkli bir görüntü görmemişti. Uzun uzun şu oldu bu oldu diye bir yazı yazamam gereksiz çünkü benim bile aklımda küçük küçük notlar kaldı yürüyüşten.

İlk önce bandodan bahsetmem lazım. O kadar renkli ve neşeli bir gruptu ki, insan istemeden eğleniyordu onları izleyerek. İşte bandonun ortaya ilk çıkışı:

video

Sonra minik bir grup olarak bando öncülüğünde ara sokaklardan Taksim meydana çıktık. Ve işte asıl kalabalık orada olmaya başladı. Galatasaray Lisesi'nin orada çekilmiş bir fotoğraf sanırım yeterli kalabalığın ne kadar fazla olduğunu anlamanıza.


Yürüyüş yaklaşık 2 saat sürdü. Ne kavga ne de bir sorun çıktı. Gerçi bazı insanlara kalp krizi yaşatmış olabiliriz. Şimdiden özür diliyorum kendi adıma.

Homofobiye karşı dans et dediler~! Sanırım en çok sevdiğim slogan buydu. İkinci favorim ise bizim sloganımızdı: Love is never wrong. Türkçe'ye "Aşkın yamuğu yoktur." diye çevirisini yapan zihinlerimizi kutluyorum. :D

Aklımda kalan sloganlardan bir kaç tanesi:
  • Ayşe Fatma'yı, Ahmet Mehmet'i; birbirlerini sevebilmeli
  • Baskı, şiddet ahlaksa biz ahlaksızız.
  • Dans et, Dans et; Homofobiye karşı dans et! Dans et, Dans et; Transfobiye karşı dans et.
  • Beyaz atlı prens boşuna gelme.
  • Aşk aşk hürriyet uzak olsun nefret.

Sırf izleyen insanların tepkilerini görmek için bile gidebilirdim. Korkulu bakışlar. Tövbe tövbe diyenler. Kavgaya hazırlanan vücutlar. Utananlar. Ve tebrik eden bakışlar. Öcü olarak düşündükleri insanların aslında "normal" görünümlü insanlar olduğuna karar veren teyzeler. Dünyanın çivisi çıktı diye düşünen amcalar. En ilginci çocuklardı ama: Ne olduğunu tam olarak anlayamamışlar. Meraklı gözlerle bakıyorlardı rainbow'a.

Bitirmeden önce son bir fotoğraf:

Love is never wrong no matter how different it may seem.


21 Haziran 2010 Pazartesi

One Love Rules~!


Hey Mister D.J. put a record on
I wanna dance with my baby
And when the music starts
I never wanna stop
It's gonna drive me crazy

Music makes the people come together
Music mix the bourgeoisie and the rebels

Don't think of yesterday and don't look at the clock
I like to boogie-woogie, uh, uh
It's like ridin' on the wind
And it never goes away
Touches everything I'm in
Got to have it every day


One Love~!

İki günlük bir festivaldi bilmeyenler için. İlk gün biraz tatsızdı benim için, kadın olmanın dezavantajlarından birini yaşıyordum sadece. Zaten sonuna kadar bile kalamadım ilk gün. Ama ikinci gün tam bir efsaneydi. Aylardır bu kadar eğlenmemiştim diyebilirim. Konserleri pek sevmem aslında ama festivallerin yeri ayrıdır kalbimde. Nedeni çünkü konserleri beklerken yapılabilecek bir sürü eğlenceli aktivite var. Huyum kurusun hiçbir zaman sevdiği sanatçı için saatlerce sahne önündeki demirlerde bekleyen insanlardan olamadım.

İşte bunlar benim festival zulamın bir kısmı. Gerçi bir çoğu yolda kayboldu, bazılarının yerine yenileri geldi ama bir zamanlar bunların hepsi birden çantamdaydı. Şimdi sırayla başlayalım anlatmaya. Biliyorum oralarda bir yerlerde saklanmış okumak isteyenler var. ; )

Her ne kadar birinci günün konserlerini kaçırsam da, yine de bir iki cümle bir şeyler yazabilirim bence.

Birinci Gün~!

İlk gün biraz acemiydik ne nerede onu öğrendik ikinci gün rahat edelim diye. Konser alanına baktık biraz ama açıkçası ilk gün gruplarından benim ilgimi fazla çeken olmadı ama S. der ki, "Groove Armada out, Fischerspooner in.". Orada değildim o nedenle bilemeyeceğim ama zaten pek haz etmezdim Groove Armada'dan. Ayrıca Fischerspooner'ın fotoğraflarına bakınca da insanın pek bir sevesi geliyor kendilerini. Gerçi ben Sattas'ı da pek sevdim, solistlerinin tarzı pek bir hoştu.


Gerçi bence birinci günün gruplarından başka ilginç bir yanı daha vardı. Heteroseksüel bir azınlık vardı. Radarlarım yeterince iyi çalışıyormuş onu da anlamış bulunduk.

Air Star'a katılan arkadaşlar bize eğlenceli bir kaç dakika yaşattılar. Kendilerini tebrik etme ihtiyacı duydum nedense. Gerçi Tarkan dansı ne zamandan beri enstrüman olarak sayılıyor bilemedim ama seyirci olarak inandık ve dansı enstrüman yaptırdık.

Birinci gün ile ilgili son bir not da fiyatlarla ilgili olsun. Mojito'ya 20 TL vermek biraz koyuyor açıkçası. Biraların da daha ucuz olmasını beklerdik açıkçası. Efes, birazcık Miller'ı örnek alabilirdi bu konuda. Hazır biralardan bahsetmişken, aslında konserde bedava içki bulmak çok da zor değildi. Gusta, Mariachi ve Efes'in kahve aromalısının bedava ikramları vardı standlarda.

Birinci gün hakkındaki izlenimlerim ne yazık ki bu kadar ile sınırlı.

İkinci Gün~!

İkinci gün biraz yağmur etkisi altında kaldı kabul etmek lazım ama eğlenmemizi engelledi mi? Tabii ki hayır.

Erkenden gittik festival alanına. Sağ olsunlar AKM önünden kalkan servisler işimizi kolaylaştırdılar.

Festival insanıyım dedim ya, başladık teker teker oyunları oynamaya. Langırt'tan hemen vazgeçtik saniyeler içerisinde ne kadar kötü bir oyuncu olduğum anlaşılınca. Merinosla beraber Wii'de basketbol oynamaya gittik. Benim skorum 2 iken, Merinos 6 puan yapmayı başardı. Yenilginin acı tadını hala hissedebiliyorum. Ama kendimi karikatürümü çizdirerek avuttum. Dondurma yalayan Tansu Çiller'e benzemişim dediler. Ama karikatürcü amca gayet başarılıydı sonuçta.

Karikatürcüye el sallayarak veda ettikten sonra, erkeklerle yollarımızı ayırdık. Onlar tırmanma duvarına gittiler biz de Merinos ile şarkı tahmin etmece oynadık. Şaka maka aldım Beck's t-shirt'ünü. Sevgili B. de aldı bir tane. Diğerlerine ise ancak 5 tane güzel şarkı dinlemenin keyfi kaldı.


Parmaklarımızı boyatıp resim çektirdikten, el masajı yaptırdıktan, bulabildiğimiz bütün rozetleri topladıktan ve 2 GB'lık bedava USB'lerimizi aldıktan sonra bira zamanı geldiğine karar verdik. Ama öncesinde Mariachi'nin ilişki kodlu bilekliklerini almayı ihmal etmedik. Yeşil, ilişkiye açık anlamına gelirken; sarı, ilişkim var ama aldatabilirim her an tarzı bir anlam taşıyordu. Kırmızı, ilişkim var
ve başkasını aramıyorum anlamına geliyormuş. Siyah ise yeni ayrıldım mutsuzum demekmiş.

Ne kadar çok değinilecek şey var aslında ve ben hiç birini atlamak istemiyorum. Ne olduğunu tam olarak öğrenmeye vaktimiz olmadı ama Punk'ların kocaman top ile futbol oynamasını sevdik hepimiz. Aslında Punkları daha çok sevdik. Ortalıkta siyah diz altı çoraplarıyla ilginç bir görüntü oluşturuyordular bizce. Keşke o topla da oynamayı unutmasaydık eğlenceli bir şey gibi gözüküyordu..

Bu arada bahsetmeden geçmemek lazım. Asıl Joggling Zone çok eğlenceliydi. Adını bilmediğim saçma bir oyuna saatlerimi harcadım sanırım. Bence adı pıt pıt ama size mantıklı geldi mi bilemiyorum. Rastalı pıt pıtçı çocuğa saygılarımı sunuyorum ve yazıya devam ediyorum. Devam edersek güne, sahnede tam İlhan Erşahin varken, saçma bir yağmur başladı. Şikayet etmiyorum. Yağmurda konserin zevki bir başka bence.




Benim Dare to Dry'ın ne olduğunu öğrenme aşkım yüzünden sığınağımızı terk ettikten sonra yemek yemenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek, yemek alanına gittik. Karnımız doydu taklidi yaptık ve yağmur bitince festival alanına dönme vakti geldiğine karar verdik. Bu arada grubumuz büyümüş ve kocaman olmuştuk. Bilirsiniz kocaman grupların sıkıntısını, bir yerden bir yere gitmek zordur biraz. Hep birinin bir tanıdığı çıkar.

Tanıdıklarla daha fazla büyüyen grubumuz, oturmaya oy birliğiyle karar verdi. Ama bütün masalar doluydu ve çimler ıslak. İşte bu sıkıntıda Beck's t-shirt'leri birer kurtarıcı oldular ve piknik örtüsü görevini gördüler bize.

Sophie çıkana kadar oturduk çimlerde. Sonra porselen tanrıça Sophie'ye tapınmaya gittik. Fazla söze gerek yok. Hatun mükemmeldi. Bir saat o dansetti, coştu biz de aynısını yaptık. Tek korkum The Ting Tings'e enerjimin kalmamış olmasıydı ama anlaşılan varmış ki The Tings Tings sahneden inene kadar bir saniye bile sakin sakin durmadım. Sophie'ye geri dönersek; hatunun etek kontrolü süperdi. Sadece iki kere frikik verdi. En sevdiğimiz şarkılarını çalarak da bizi hayal kırıklığına uğratmadı sevgili Sophie. Gerçi bilmediğimiz şarkılarında bile sonuna kadar eğlendik çünkü hatun o kadar başarılıydı. Bittiğinde içimizde hepimizin bir yerlere gidip oturma dürtüsü vardı ama Ting Tings'in aşkına olduğumuz yerde kaldık. Grubun gönüllülerinin getirdiği su ve biralarla ise kendimize gelmeye çalıştık. Bu arada etrafımızdakiler tarafından çeşitli tacizlere uğradık, Sophie'ciler yerlerini The Ting Tings fanlarına bırakırken.


Ve sıra günün son olayı The Ting Tings'de... Muhteşem, muhteşem ve muhteşemdi. İki kişi
kocaman bir orkestra görevi gördüler. Biz de onların bu çabasını coşkumuzu sonuna kadar göstererek takdir ettik. Ancak bazıları fazla coşkulanmıştı anlaşılan. Sevmiyorum sizi ÖSS'den ya da adı artık her neyse ondan çıkmış olan liseli gençlik. Ne diyordu sevgili inci üyeleri? "Beyler, adam liseli!". Bu arada hatunun tarzını özellikle şapkasını grupça takdir ettik. Beğenimizi kazandı kendisi. Ayrıca Türkçe konuşması da sempatik bir hareketti. Gerçekten boktan bir Türkçesi vardı, ama aynen söylediği gibi o nedenle konuşmayı bırakıp bizi dansettirmeyi başardı. Bir an "That's Not My Name" i söylemeyecekler sandık ama bizi hayal kırıklığına uğratmadılar ve son şarkıları oldu bizim en iyi bildiğimiz şarkıları.

Ve böylece bir güzel haftasonu da bitmiş oldu.

PS: Fotoğraf makinemin eksikliğini hissetmemek mümkün değil.

Gitmeden bunlara da bir bak