I am not Alone

9 Nisan 2012 Pazartesi

2 Kişilik Monologlar

: Abi sorun ne amk, biz neden sevemiyoruz birini?
: Kendimizi fazla seviyoruz. Kendimizden fazla sevebileceğimiz birini bulalım.
: Sen de egoistsin ben de, nasıl becereceğiz onu?
: Yanlış oldu, bizi bizden daha çok sevecek birini bulalım.
: O da yalan olur, narsistiz.
:
: Seni seviyorum.
: Ben de seni.
: Beraber yalnız olabiliriz.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Buralarda kimsecikler kalmadığına göre rahat rahat yazabilirim sanırım.

Hayatımda hiç olmadığım kadar yalnız hissediyorum. Tamam başka bir ülkede olabilirim. Ama burada da eğleniyorum. Arkadaşlarımla zaten çok sık görüşemiyorduk, sorun o da değil yani.

Ama yalnızım işte. Yalnızlığımın tek sebebi, yanımda olmasını gerçekten istediğim tek insanın belki de asla dokunamayacağım bir insan olması.

O nedenle kendi kendime tekrarlıyorum. Sorun yok. Sakinleş.

Ve her zamanki gibi eski yöntemlerime bırakıyorum kendimi. Tedavi olduğuma inanıyorum. En azından vücudum unutsun her şeyi diye. Şu ana kadar seviştiğim insanların sayısını hatırlayamamak kötü bir şey mi?

Bu sefer taktik mi değiştirsem acaba? Tek gecelik vücutlar yerine, harem mi kursam kendime? Sıkıntı şu ki, ben kendimden bu kadar nefret ederken şu an, kim beni sevmeye cesaret edebilir ki?

12 Ocak 2012 Perşembe

Ready for the Exchange?

Nerede kalmıştık? Evet, ben Hollanda'dayım. Amsterdam istemedim, küçük kardeşi Rotterdam'a geldim. Erasmus ile ilgili duyduğum bütün mitler de gelir gelmez yıkıldı zaten.

Çok güzel hayellerim vardı. Eğlen, gez, yat, kalk. Planımı bozan ilk şey gittiğim okul oldu. Sevgili okulumun zoruyla dünyanın en zor ekonomi bölümlerinden birine sahip bir okula gitmek zorunda kalınca insanın azıcık siniri bozuluyor doğal olarak.

Daha gelmeden yaşadığım tek sıkıntı bu olsa o da iyi. Bir de bu adamların dönemleri 3 Ocak'ta başlıyordu. Benim daha finallerim başlamamış oluyordu o dönemde. Saçma sapan bir şekilde yoğun hazırlanma döneminden sonra kendimi Hollanda'da buldum.

Birbirinden garip ev sahipleri arasından eleme yaparak bir eve yerleştim. Yakında ev arkadaşlarımdan birine tecavüz edebilirim. Kendisi biraz fazla yakışıklı.

Yıkılan Erasmus hayallerime gelirsek.

- How do you guys return home after metro/tram/bus is closed?
- Walking?
- Walking? At night? For god-know-how-many-kilometers?
- Yes.
- ...

Gündüz yürürüm, yürüyorum. Ama gece içkiliyken, şehri baştan başa yürümek nedir ya?!

Şimdilik bu kadar. Anlatacak o kadar çok şey var ki, hangi birini anlatsam diye karar veremediğim için anlatamıyorum.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Erasmus Günlükleri - 1

Şu anda Hollanda sınırları içerisinde bulunmaktayım. Aslında günü gününe anlatsam her şey daha komik ve kolay olurdu ama makyaj yapacak vakti bile zor bulduğum şu bir kaç günde yazı yazmaya vakit ayırmam mucize olurdu.

Noırmalde her şeyin daha smooth işlemesi gerekirdi. Ancak illa kendi işimi zorlaştıracağım ya, tutturdum ben yurtta kalmam diye. Amacım ne? Maksat eğlence olsun. Tabii beynimin bir köşesinde de, ev arkadaşımın müthiş sarışın bir avrupalı olma ihtimali var.

Böyle düşüncelerle yola çıkınca, ev bulmak da hayli zor oldu tabii.

Anlatacağım şey bunlar değil tabii ki, ilk izlenimlerim. Öncelikle Hollanda'da bu kadar fazla Türk olduğunu bilseydim, gelmeden önce bir kez daha düşünürdüm. En azından almanya kadar kötü değil durum. Ama nereden olduğumu sorduklarında, cevaptan sonra yüzlerini buruşturan insanlar olmazsa daha mutlu olurdum.

Anlatmak istediğim aslında bu da değil. Dün bir eve bakmaya gittik. Merdiven niyetine daracık ve hayli dik bir kaç basamağı çıktıktan sonra, eve vardık. Emlakçı kapıyı çaldı. Açan kişiyi görünce benim bütün IQ merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Yaklaşık 1.90 boylarında sarışın bir tanrı. Duştan yeni çıkmış, belinde havlu ve üstsüz. Muhteşem kaslar. Arkamdan gelen bir öksürük sesiyle kendime geldim. Sevgili babacığım da benimleydi. Tabii beynim hala çalışmıyor durumda.

Hazır boş yatak da varken evde öhöö öhöö...

Emlakçı soruyor ne düşünüyorsun, beğendi mi vs. Benim suratımdaysa hala hülyalı bir ifade. Kadın bık bık konuşuyor.

O sırada üstüne bir kaç kıyafet geçirmiş, bu çocuk geldi. Göz kırparak, ev  arkadaşım mı olacaksın dedi. Gözlerimde kalp çıkmadıysa, kafama saksı düşsün.



22 Aralık 2011 Perşembe

Veda Partisi Sorunsalı

Erasmus maceraları demiştim.

Maceralar daha gitmeden başladı orası ayrı konu ama anlatırım daha sonra ama, şu an beni rahatsız eden başka bir şey var.

Söz vermiştim buraya yazmayacaktım bir daha sinirlendiğimde. Sözümden dönüyorum. Sinirliyim ulan!

Erasmus'a gidiyorum. Gidecek olan benim. Orada yalnız kalacak olan benim. Tek başıma olacak olan benim.

Sizin benim için götünüzü yırtmanız lazımken, ne hakla veda partisi düzenlemediğim için trip atabiliyorsunuz? Umursayan insanlar bir taraflarını parçaladılar buluşmak için, ne yazık ki onlara bile vakit ayıramadım. Gel gör ki, son anda gideceğim aklına gelmiş olan insana vakit ayırayım.

Herkesin kendi hayatı var. Bu dönem üniversitede hiç olmadığım kadar yoğundum. Yapacak işim olmadığında bile beynimde sürekli iş halletmeye çalıştım. Odamdaki kolonlardan bir tanesi post-it'lerle dolu. Kendisi to-do-list'im olmakta.

2 Ocak'ta gidiyorum. Hiç bir hazırlık yapmadım. Ve paşalar gibi bana emredebiliyorsunuz kalk gel diye. Emrinize amadeyim sultanım. Zaten aslında tek yaptığım iş ne kadar meşgul olduğuma milleti inandırmak.

Gideceğime üzülüyordum açıkcası, her geçen gün daha çok seviniyorum. Özleyeceğim şey sayısı azalıyor.

Zaten yılbaşı zamanlarından nefret ediyorum. Grinch'in 4. kuşaktan akrabasıyım aslında.

Burası da böyle.

Sakinleşiyim diye derin nefes alıp vermeye çalışmaktan diyaframım yoruldu. Sinirimde gıdım azalma yok.

Ciddileşirsem iki saniyeliğine, arkadaşlıklar bu kadar zor olmamalı. Bu kadar yormamalı insanları. En son böyle bir arkadaş draması yaşadığımda hiç bir şeyi açık açık söylememiştim ilgili şahsın suratına. Artık birazcık daha büyüdüm. Arkasından konuşacağıma önce, direkt kendisine anlatıyorum. Ama zeytinyağı her zaman zeytinyağı.



13 Aralık 2011 Salı

Yeni Bir Başlangıç

Merhaba,

Ben Kırmızışın. Sarışın gibi hani.

Hala orada mısınız? Eğer buralardaysınız, benim size yine anlatacaklarım var.

Bu blog'un hiç bir zaman, dert bunalım blog'u olmasını istememiştim. Burası benim eğlence yerimdi. Kırmızışının Maceraları işte. Saçmalıklarımı anlatacaktım burada. Gezdiğim, gördüğüm yerleri. Yaptıklarımı. Bazen becerebildim bazen beceremedim.

2 Ocak'ta Erasmus'a gidiyorum. Biliyorum ki, orada başıma bir sürü iş açacağım. Ve biliyorum ki, sadece arkadaşlarıma anlatmam yetmeyecek.

Gideceğim yer Hollanda sonuçta. Kendimi şimdiden babasının kredi kartıyla şekerci dükkanına giren çocuk gibi hissediyorum.

O nedenle ben geri geliyorum. Buralardaysınız hala, bir ses verseniz ya. Ben de ufaktan mutlu olsam biraz.

Love,
Kırmızışın

27 Ağustos 2011 Cumartesi

...

Sanırım bu sefer gerçekten son post bu. Bir kaç zamandır kafamda olan yeni blog'uma kavuştum. En azından ilk adımı attım. İşte bu da yeni blog'un ilk yazısı:
Kırmızışın'ın Maceraları diye bir bloğum vardı bir zamanlar. Hala var da, nasıl desem soğudum kendisinden. İşlevini yitirdi diye belki de. Ama benim için çok önemli olduğu için değiştirmek istemedim. Şimdi yeni bir blog'a başlıyorum. 
Peki bu nasıl bir blog olacak? Umuyorum ki, sadece hayalgücüme ayrılmış bir blog olacak bu. Yani, istediğim kadar çizgi roman, oyun, manga, anime vs. konuşup fangirl'lük yapabileceğim. Yaşasın içimdeki minimini nerd. 
Sıkıcı mı olacak? Bilmem. Hayalgücüm geniştir ama okuması size kalmış. Açıkçası sizleri eğlendirmekten çok beynimdeki gereksiz bilgileri dökme uğraşındayım. Arkadaşlarıma yazık. Dakika bir, gol bir. 
Basit tasarım bu olacak gibi, zamanla değişiklikler gelecektir elbet. Bilirsiniz duramam pek öyle yerimde. 
Böyle işte, 
^_^
Sevgilerle
Madame Red AKA Kırmızışın
PS: Bu emoticonu kullanmayalı yıllar olmuştu, rahatsız olan arkadaşlarımdan dolayı. Özlemişim.
İsteyenler için yeni blog'umun adresi: http://theimaginariumofmadamered.blogspot.com/
Tasarımı daha şimdiden gözümü rahatsız ediyor ancak bu gecelik bu kadar.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Müstahak~

Sanırım buraya sadece doğumgünlerinde yazacağım artık. Gidiş öyle.

Dralaye'nin doğumgünü bugün. Blog'un bu hale gelmesine neden olan kişi, isteyerek değil de, ona olan sinirimden dolayı.

Hayatımda en uzun süreli bulunan insan. Beraber büyüdüğüm kişi. Belki de beni en yakından tanıyabilen, bütün maskelerimin arkasını görebilen kişi. Ya da öyleydi.

Şimdi hala onarma aşamasındayız bazı şeyleri, birbirimizi yeniden tanıma gibi bir şey.

Hatunum çok depresiftir... İlk bakışta... Anlaması zordur, anlaşması daha zordur. Ama sevenleri tam sever. O da zaten sevdiğinde sülük gibi yapışır, kötü anlamında değil.

İkimiz de sevmeyiz, insanlarla politik arkadaşlıklar kurmayı. Sorun şu ki, sevmesem de ben politik arkadaşlıklar konusunda başarılıyım sanırım. Onun umrunda olmaz, bırakır, gider.

Doğumgününü kutlamadım dün gece, farketmiştir büyük ihtimalle. Bakalım yazıyı ne zaman görecek.

Doğumgünü yazıları yıllık yazıları gibi ya birazcık, "Şu zamandan beri arkadaşız," "Birlikte şunları yaptık" "Benim için çok önemlisin" bla bla bla. Ne gerek var.

Ne kadar önemli olduğu bana kalmış bir konu. Anlatsam da anlayamazsınız zaten. Ama benim için o kadar önemliydi ki, en çok zararı ondan aldım ben. Bir çoğuna göre melekti, bana değildi. Sanırım birbirimize en kötü yanlarımızı gösterdik hep, hep birbirimizi yıprattık.

Her neyse, hatun büyüdü anca 20 oldu. Olgunlaştı mı? Büyük ihtimalle. Yaşlandı mı? Ben yaşlanmadan yaşlanamaz o.

Ne diyebilirim başka? En çok nefret ettiğim anda bile, bir ağlama sesine tav olup her şeyi unutabileceğim bir insan o. Önemli değişiklikleri, yaptığım yaramazlıkları, kafamın nasıl çalıştığını anlayan o. Ben bile anlayamıyorum bazen. Yargılamadan dinleyen, kendiyle çelişse bile hala dinlemeye çalışan insan. Depresif? Blah.

Bir gün elfleri bulduğumda, Cücelerin kraliçesi olacak o. İki ırk arasındaki barışı biz sağlayacağız. Alice bize Wonderland'in yolunu gösterdiğinde Mad Hatter ile çay içeceğiz. Peter Pan camımıza yanaştığında bacaklarından yakalayacağız, "I do believe in fairies.". Rainbow'un altındaki altınlar sayesinde harem kuracağız.

Tencere yavarlanmış kapağını bulmuş, yani ben sana "müstahak"ım (nasıl yazılıyo lan bu şey?!). Hem kim uğraşacak bir daha Kirby'i öğretmeye millete?

İşte böyle.

Kısaca doğumgünü kutlu olsun hatunun.

Love,
Kırmızışın

17 Mayıs 2011 Salı

Happy(?) Birthdays

15 dakikam var odadan çıkmaya bu yazı biterse o kadar kısa sürede yayınlayacağım yoksa kısmet.

Şimdi bizim arkadaşlarla doğumgünlerimiz önemli olaylardır. Maksat eğlence tabii, ama hep beraber olalım isteriz, hep süslenelim püslenelim, ve herkes gelsin isteriz. 

Son zamanlarda değil herkesi toparlamak, bir kişi ile buluşmak bile o kadar çaba istiyor ki. Neler oluyor be gülüm? 

Tamam, aslında büyükbaş suçlusu benim. Aslında hepinizin bildiği gibi, güzel bir arkadaş grubum vardı. Biraz aksıyordu işte ama yani. Böyle delirdiğim bir anda, daha fazla dayanamayacağımı düşündüm ve bitirdim. 

Ama bencil bir kararın uzun vadeli sonuçlarını düşünmüyorsun, ben sadece 2 kişiyle aramı soğuturken, grubun geri kalan üyelerinin de birbirinden uzaklaşmasını sağlamışım. Sevmemek anlamında değil. Sadece eskisi gibi değil. Olayların üstünden 1 sene geçti tam, ya da o civarlarda. Geçen sene benim doğumgünümden sonra bir daha o kadar eğlenememişiz sanki hep beraber. Doğrudur. 

Hepimizin kendi sorunları var. Bir araya gelince artık,öyle boş muhabbet bile yapamıyoruz fazlasıyla. Hep bir sorun var üstümüzde. Bir değil birden fazla aslında. 

Yani ne bileyim öyle. 

Peter Pan'e özenmemek mümkün mü aslında? Biraz daha küçük olsaydık ne kolaydı hayat. Hani şimdi de çok zor değil de, zor yine de. 

Gerçi hepimize süper uyan bir gün ayarlamak imkansız mesela. Berry bir dalmada, bir yelkende. Suluelma, o hep bir kaçak zaten. Gulchina'yı Okan kaptı. Bizim Dralaye elini sürmüyor, onun doğumgünü ya. Doktor bey, tıp okuyor. Merinos'un annesi Nazi. 

Hadi bunlar çekirdek grubun sıkıntıları. Bir de, kimleri çağıracağım stresi var. Çağırmak istediklerinin bir kısmı rainbow, bir kısmı homofobik olunca sıkıysa sok aynı ortama. Stresten geberiyorsun, yaşadım, biliyorum. 

Ya öyle işte. 

29 Nisan 2011 Cuma

Bust a Move~

Selamlar,

Karşınızda bir kez daha Kırmızışın.

Nerelerde bıraktım sizi. Aradan çok geçmedi aslında ama o kadar çok olay oldu ki, dolu saçmalık aslında özetlersem.

Aslında yazmayacaktım bir daha buraya, güzel de bir veda yazısı hazırlıyordum, eski yazıları da kaldıracaktım hatta. Elim gitmedi bir türlü. Bekledim ve bekledim. Açıp durdum yazma ekranını çıkmadı kelimeler ama bir türlü.

En sonunda yine burdayım. Veda yazısı mı olacak, yoksa blog'a dönüş yazısı mı onu bile bilmiyorum. Sanki ikisinin ortası gibi mümkünse eğer.

Ben bir kez bile uğramazken buraya kapalı kaldığı süre içerisinde, benim yerime de uğrayan insanlar olmuş. Hepsini sulu birer öpücük buralardan.

Düşünüyordum da bu süre içerisinde, blog benim için neydi diye. Kafamı gereksiz şeylerden arındırdığım yerdi aslında. Saçma sapan bir şey beni sinir krizine mi soktu, yazardım buraya, benim derdim olmaktan çıkar başkalarının derdi olurdu artık. Bencilim, evet.

Sıkıntım şimdi ne anlatacağımla ilgili. Çok mutluyum, hiç problemim yok değil olay. Aksine yorgunum, bitkinim. Uyumama rağmen uykusuzum. Dün rüyamda arkamdan "To-do-list"ler kovaladı beni. Uyanıp uyanıp telefona not aldım, unutmayayım diye. Malum sergi düzenliyorum. Havamı da atarım!

Aslında sergi hem sevincim hem de sıkıntım. Bir yandan eğlenceli, bir yandan sorguluyorum ben ne halt yiyorum bu işle uğraşarak diye. Farketmediyseniz ben ekonomi okuyorum, genel kanı VA (Visual Arts) okuduğum yönünde olmasına rağmen. İşte hocalarım, sergide benim de fotoğraflarımın yer almasını istiyorlar. Sorun bence hiçbiri o kadar iyi değil. Hatta kötü. Facebook'ta bilmem kaç tane like almaları bir kıyas değil. Burası böyle.

Sonra başımın belası münazara var. Seviyorum sevmesine. Normalde sevmem insanlarla tartışmayı, çünkü olay benim fikrim senin fikrinden iyi inadına döner. Münazaranın güzelliği orada. Tabii bu sevimli kısmı. Bu haftasonu artık uzmanlaşmış ukala münazaracılar tarafından dayak yemeye gidiyoruz resmen. Korkmuş tavşan bakışları m atsam acırlar mı bana?

Seneye Hollanda'ya exchange'e gittiğimi söylemiş miydim?

Bilmiyorum ne beklerdiniz yazmamı buraya? Güncel olaylardan sinirlendiğim şeyleri mi? RedGirl falan olsaydı domain adım acaba sansür yiyecek miydim?

Kabul ediyorum birazcık özlemişim burayı. Yazmayı değil çok fazla. Yorumları okumayı. Diğer yazarları okumayı. (İki kelime yazıyoruz, yazar oluyoruz ya, hadi neyse...)

Suluelma'm geldi Merinos ile birlikte. Görüşemesek de sık sık. Özlemişim.

Aşk hayatım. Geldik ballı dedikodulara. Yok dedikodu aslında fazla. Çekimlerde tanıştığım bir şahıs vardı, hoş bukleli falan en son. Belki long distance olur dedim ondan. Fönlü halini gördükten sonra pek bir soğudum. Umarım okumuyordur.

Yukarıda yazı silmek falan dedim de, kıyamıyorum aslında. Ama sonunda bir yazıyı kesin sileceğim. Ne işi var sağ kolonda "Canımın sıkılmasından sıkıldım" gibi saçma sapan bir yazının?!

Ne bileyim böyle işte buraları... Any questions?

Sincerely,
Kırmızışın.

1 Mart 2011 Salı

Censored

Bu yazıyı okuyabiliyorsanız, DNS ayarlarını doğru yapmışsınız demektir. Konuya girelim: İnternette sansür.


Sansür olaylarıyla ilgili en çok merak ettiğim konu, nedenleri. Bakalım bloglarımız neden yasaklanmış?
“Tüm kamuoyunun bildiği üzere Digiturk, Türkiye Futbol Federasyonu’nun yaptığı ihale neticesinde yıllık 321 milyon dolar ödeyerek süper toto süper ligi maç yayın haklarını almıştır.Yayın hakları Digiturk’e ve Lig TV’ye ait olan maçlar, bazı internet siteleri tarafından kanunlar hiçe sayılarak yayınlanmaktadır. Kanunların kurumumuza yüklediği bütün yükümlülükler eksiksiz yerine getirilip içerik ve yer sağlayıcılar defalarca uyarılmasına rağmen internetten illegal yayın yapılmasına son verilmemiştir.Son çare olarak yüce Türk mahkemelerine başvurulup illegal yayınları yapan sitelerin verdiği zararın durdurulması talep edilmiştir. Mahkeme yasal olarak her şeyin yapıldığını ve ihlalin hala durdurulmadığını tespit ederek bu sitelere erişimin engellenmesi kararı vermiştir. Bu kararın uygulanması ile birlikte blogspot’ta bazı bloglar’a da erişimde problemler ortaya çıkmış olup, bu problemlerin tek sorumlusu uyarıldığı halde illegal içerikleri yapan sitelerin yayınını ısrarla durdurmayan Google ve Blogspot’tur. Halkımızdan almış olduğumuz destekle Türk futboluna yaptığımız yatırımlarla birlikte, illegal maç yayınlayan kişi yada kişilerle mücadelemiz devam edecektir. Kamuoyuna saygılarımızla sunulur.”
Hay futbolunuza diye başlamak isterdim cümleye ama  futbol olmasaydı başka bir sebepten nasılsa yasak yiyecektik. Sevgili Digiturk, mızıkçı yapısıyla devlet babadan biraz önce davranmış sadece.

İnternette sansürün de saçma olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz sanırım. İnternetten maç izlemeye hevesli adam, DNS ayarlarını da düzeltebilir bence. Onu geçtim biz Cine5 gençliğiyiz. Karıncalanmış ekranlarda film izledik biz, ufacık sansürlerden korkacak halimiz yok ama ben yakında direkt internete yasak gelecek diye korkuyorum. Düşünsenize, ağ adresi alınıyor, bağlanıyor vs... beklenmeyen hata durumu: Mahkeme kararı ile internete erişim engellenmiştir.

Sansür: Çocukluğumuzdan beri televizyonlarımızda. Pokemon? Gerçi o sansür yiyemeden yayından kaldırıldı.  Biiiiip sesleri. Ağız hareketlerine bakardım ne diyorlar diye. Markalar, kare kare olurdu daha bir çaba harcardım ne olduklarını anlamak için.Yoksa kendimi kaptırmış film izlerken neden kadının kullandığı deterjanın markasına takılı kalayım? Şimdiki trend, sigara sansürü. İyice dikkatimizi çeksin diye.

İnternette sansür: Youtube! Daha o zaman anlayacaktık başımıza neler geleceğini. Olayın neresinden bakarsam bakayım bir video için koskaca sitenin bize yasaklanmasını algılayamayacağım. Hadi diğer ülkelere yasaklasan neyse. Kendi ülkene neden yasaklıyorsun. Salsaydın yurdumun yiğit klavye delikanlılarını. Bak bakalım sorun falan kalır mıydı ortada? Yok ama, onun yerine kendi milletini özgürlüğünden mahrum et. Bir gün bizi de sansürleseler keşke de, biz de yurtdışından yayın yapsak mesela.

Ya ne denir bu konu üzerine daha fazla? Sen biliyorsun yanlış olduğunu, saçma olduğunu. Ben de biliyorum. Büyük ihtimalle onlar da biliyorlar. Ama değişen bir şey yok. Hala yasak üstüne yasak.

Erasmus için motivation letter yazmam lazım ya, yasaklardan bıktım biraz özgürce nefes almak istiyorum diye yazsam nasıl olur? Çünkü, zaten kıyafetlerimle tacize sebebiyet verdiğimi öğrendiğim için sansür yemiş gibiyim. Nefes alıp veriyorum diye de, hayvanları tahrik etmekten korkuyorum.


Until next time,
Kırmızışın

20 Şubat 2011 Pazar

Vahşi Güzel

Yazasım yok derken aynı gecede 3. yazı. femida'ya itafen geliyor bu yazı.

Çocukken, annem çalıştığı ve ben okuldan eve ancak akşam dönebildiğim için pek pembe dizi izleyemedim. Rosalinda'lı dönemleri izlemeden atlattım. Gerçi arkadaşlarım yüzünden izlemiş kadar oluyordum.

Ta ki, Vahşi Güzel'e kadar. Ekrana yapışıp kalıyordum resmen her seferinde. Zaten açılışına aşık olmuştum zamanında. Hala da biri aklıma getirince dinliyorum. Bu sefer femida'nın yazısından sonra aklıma geldi, ben de sizinle de paylaşayım dedim.



O değilde, çocukluğumdan bu yana zevkim hiç değişmemiş sanki.


Kitap Kurdu

Uyarı: Aşağıda en sevdiğim aktivitelerimden biri hakkında konuşacağım, yazı biraz uzun olabilir, şimdiden uyardım.

Gerçekten, küçüklüğümden beri baş karakteri kadın olan kitapları sevdim. Hatta, insanlara hobilerini sorarlar, cevap olarak da hep kitap okumak gelir ya, işte ona çok üzülürdüm. Kadın karakteri arka planda olan kitapları okuduğum çok nadirdir. Aynısı filmler ve diziler için de geçerli.

Bu ön bilgiden sonra, konu kitaplar ve kadınlardır desem yeterli olur sanırsam. Öncelikle, günümüz kitap modasından nefret etmekteyim. Parlayan vampirler yeterince kötüydü. Şimdi neredeyse vampir kitapları başlı başına bir tür haline gelmeye başladı. Ama bu başka bir yazıya kalabilir, çünkü içimdeki Twilight "aşkı" bambaşka. Spoiler verecek olursam, bir arkadaşım bana "Twilight"ı sevdiğini bildirdiğinde, kendisi ile neden arkadaş olduğumu sorgulama ihtiyacı hissediyorum.

Devam edelim. Günümüzün ikinci kitap modası: Tarihi romantik. En sevdiğim yazarlardan birinin Jane Austen olduğunu söylemiş miydim? Hatunun bütün kitaplarını Türkçe okuyup bitirince, üzüntüden bir de İngilizce okumuştum kelime oyunlarını yakalayıp mutlu olayım diye. Bu arada kitap okurken, detaylar asıl benim için önemli olduğu için sevdiğim kitapları tekrar tekrar okurum unuttukça. Hala her okuduğumda farklı bir tat aldığımı savunuyorum. Hayır, sonuçta artık gerçekten orijinal bir konu bulmak çok zor. Önemli olan, o aynı konuyu nasıl işledikleriyse, ne zararı var tekrar takrar okumanın.

Tekrar tekrar okumamın bir sebebi daha var, biraz fazla hızlı okuyormuşum ben. Çok basit dilli bir kitabı anlayarak okuma hızım dakikada yaklaşık 2, 2.5 sayfa falanmış. Bu nedenle sürekli kaliteli kitap bulup okumak mümkün olmuyor. Arada bir sürü sabun köpüğü kitaba maruz kalıyorum.

Aslında çok da şikayetçi değilim, zaman geçirmiş oluyorum en azından. En sevdiğim sabun kitap türü de, şu tarihi-romantikler. Tarihi romanları zaten severdim. Sayısını hatırlamadağım kadar çok Hürrem, Cleopatra, VIII. Henry, vs romanlarından sonra gözümü doğal olarak şu an moda olan bu roman türüne çevirdim.

Bir tane okudum eh işte. İkincisi tamam. 3 peh. 4 yaaani. 5, 6, 7,... Sonra dank etti. Sanki hepsi aynı hikaye. Kız sosyete tanıştırılır. Kız muhteşem güzeldir. Adam tam bir çapkındır ayrıca tehlikeldir. Kadın gözüpek, cesur ve akıllıdır. Bir sürü yanlış anlaşılma, kavga ve skandaldan sonra evlenirler. Adam da bir anda Ormanların Kralından, Van Kedisine döner.

Yani "yazar"ların bize yutturmaya çalıştıkları bunlar. Satır aralarına baktığında ise işler daha da komikleşiyor. Kızlar aslında öyle akıllı, mantıklı falan değiller. Kitaptaki diğer hemcinsleri gibi zayıflar, saflık derecesinde idealistler, beyinleri olduğunu savunurken bile beyinlerini kullanmıyorlar falan filan. Baş kadın karakterin, kitaptaki diğer kadınlardan tek farkı, biraz daha gürültücü olmaları sanki.

Erkeklere gelince. Baş karakter, sadist, güven sorunları olan, kaba bir adamken. Sosyetedeki diğer erkeklerin hepsi ya zampara ya da bir dişi vücudu yüzünden hemen şapşallaşan yalakalar.

Kitaplardaki yanlış anlaşılmalar o kadar saçma ki! Zaten olacakları daha karakterleri tanıştırırken tahmin etmek mümkün.

Peki ben neden okuyorum bunları hala? Yeni takıntım. O saçma sapan kitaplar arasından belki bir cevher çıkar ümidiyle okumaya devam ediyorum onları.

Kitap okuyoruz dedim ya, sanmayın sadece bunları okuyorum. Bir kaç sınırlamam var ki, o sınırları da aştığım çok olmuştur. Sınırlara gelirsek, Elif Şafak'ı sevmiyorum. Kadını değil de, kitaplarını. Okudum, sevemedim, yapacak bir şey yok. Başrolde kadın yoksa okumaya pek istekli olmuyorum. Ancak, hani güvendiğim biri tavsiye ederse belki bakıyorum. Sonra, bilim kurguyu kesinlikle sevmiyorum. Filmlerde ya da dizilerde bazen tahammül edebiliyorum ama kitaplarda asla.

Bıraksan ben burada konuşabilirim sanırım kitaplar konusunda saatlerce. O değil de sanırım bana yeni bir kütüphane lazım. Benimki birazcık doldu da.

Bir de favori kitabım Alice in Wonderland. Ama kesinlikle İngilizce olanı. Çevirmenler her ne kadar mükemmel bir iş çıkarmış olsalar da, orijinali daha bir güzel.

Bir de, orijinal mi? yok sa orjinal mi?

Yours Truly,
Kırmızışın

Peek a Boo

Sanırım blog'dan yavaş yavaş soğuyorum. Hala seviyorum burayı, burada tanıştığım insanları. Ama yazı yazmak buraya gittikçe zorlaşıyor.

Okul açıldı işte. Güzel bir dönem başlangıcı oldu bence. Derslerim bu dönem ağır. Öte yandan hepsinden zevk alıyorum. Hem ileride yapacağım iş iyice kafamda şekillenmeye başladı. İyi haber.

En büyük sıkıntım hala öfke sorunum. Onun da üzerinde çalışıyorum. Olmadı psikoloğa başvuracağız artık. Hala gitmememin tek sebebi, seans sırasında sinirlenip paramı heba etmek. Ayrıca şu an için, alışveriş daha yararlı gibi geliyor.

Sonra Suluelma'm ile Curly geliyorlar artık. Çoook özledim çok. Sırf bu nedenle bir kaç gündür şeker gibiyim.

Exchange'e nereye gitsem? Amsterdam? Hala karar veremedim.

Haftaya !f Rainbow partisi var. Gelmeyeni dövüyorlarmış!

İşte gördüğünüz gibi, pek yazacak bir şeyim kalmadı. Aslında bu doğru değil, yazacak çok şey var ama benim yazasım yok. Derken aklıma gerçekten yazabileceğim konular geldi. Bakalım becerebilecek miyim onlardan kocaman yazılar yapmayı.

Son olarak, aslında hissizleşmişim sanki. 2 saattir Sezen Aksu dinliyorum, gözlerim hala kupkuru ve yanmıyorlar.

Peace Out
Kırmızışın

16 Şubat 2011 Çarşamba

Sound of the Week #6

Öncelikle haftanın Glee şarkısı Sing. My Chemical Romance versiyonunu da çok severim ama Glee versiyonu da   süperdi şimdi.


Asıl haftanın şarkısına gelirsek, Beth Ditto ismini duyan? Solo şarkılarını pek sevmiyorum ama grubu Gossip ile mükemmel işler çıkardılar bence. O nedenle Gossip'den iki şarkı. Heavy Cross, Gossip'in en sevdiğim şarkısı, Listen Up için ise, şarkıdan çok klibi seviyorum.




Son olarak dekoltelerimizle tecavüzü hak ettiğimizi düşünen denyolara gelsin bu da: 

What About Future?

Gelecek.

Depresifim ya, bıraksan sabaha kadar yazarım durmadan.

Korkuyorum büyümekten, okulun bitmesinden, iş hayatından. Geceleri kabus görmeme sebep olucak kadar korkuyorum. Seçimlerimin beni mutlu edip etmeyeceği korkusu. Ya yanlış seçimlerse.

Hem sonra arkadaşlarıma ne olacak? Hayatımın demirbaşları hala hayatımda mı olacak?

Korkuyorum, korkutucu.

O kadar ki, kelimelerle anlatamıyorum.

Best Regards;
Kırmızışın

Just Another Day

Şaka maka bitmiş bir senem bu blog'da. 100 kişiden fazla olmuşuz. Hani götüm artık kalkmadıysa kalkar yakında merak etmeyin.

Tatilin son günleri biraz fazla yoğundum. Ama hani sevimli bir yoğunluk da değil, akrabalar, laftan anlamayan anne, ergen kardeş, bir adet baba, ve ders seçimleri vs. Yani sinirliydim, gergindim, etrafımdan da fazlasıyla çıkardım bu sinirimi zaten. Okul açılırım rahatlarım dedim, sevimli yurt odam, manyak oda arkadaşım falan filan. Hem ilk gün akşamı da Jay-Jay Johanson konseri vardı daha ne olsun.

Böyle romantik hayallerim vardı. Ama toparlanmanın ne kadar işkence olduğunu unutmuşum. Sığmadı o eşyalar. Oysa eve gayet az eşya götürmüştüm. Lanet olası alışverişkolikliğim.

Her neyse, konser saatleri. Bronx Pi, dünyanın en boktan konser mekanı, küçücük, kalabalık, rahat değil VE sevgililer günü. Konseri 45 dakika sonra terk ettik desem? Normalde başka bir yere gider dağıtırdık. Ama pazartesi! Ve ben o kadar baymışım ki konserden tek istediğim uyumak. Onun yerine sabaha kadar kitap okudum, işe de yaradı sabaha karşı huzurlu bir uykuya daldım.

Sonra bu sabah. Bari sabah uykumu alayım. Ama yok. Annem sağ olsun. Her neyse gece okula dönmeye kararlı ben bütün gün ısrarla tembellik yapmaya kararlıyım. Akşama yakın evden balık kokuları. Dipnot: Balıktan nefret ediyorum. Kokusu rahatsız ediyor. Çok nadir, çok ısrar edilirse birazcık yiyebiliyorum. Hafta içi sadece bir akşam evdeyim, annem balık yapıyor. Hı hı oldu. Tamam dedim erken gidiyim. Bu arada geç gitmek istememin tek sebebi, trafiğe kalmamaktı. Tam evden çıkıcam, elimde bavul, sırtımda kütük gibi çanta. Anne metroya bırak, yokuşu çıkmayayım şimdi çanta ve bavulla? Hayır. Neden? Evin önünde duran arabayı, çıkarmaya üşeniyorum, yani senin için 2-3 dakikalık bir çaba harcayamayacağım ama yürüyerek eşlik edeyim sana. Ok bye eşliğinde defolup giden ben. Ve sinir krizim.

Off lütfen, yeniden sinirlenmeden anlatabileyim şunu. Evden metroya gittim. Metroya bin, birden Levent'te indim birden, bilinçsizce. O kalabalıkta olmak istememiştim. Hala sinirliydim, ağlamak üzereydim, yorgundum. Kalabalık, üstüme gelen insanlar. Bir şey yapmam lazımdı. Oturdum sadece. Sakinleş. Hayır. Sinirimi yatıştıracak hiçbir şey yok resmen. Arkadaşlarımı arasam, hiçbiri doğru kelimeleri bilmiyorlar. Doğru kelimeler var mı dersen, ben de bilmiyorum onu. Ne yapsam, ne yapmalı? Kendimle savaş içindeyim, çünkü telefonumu çıkartıp, anneme dönüşü olmayacak şeyler söylememe saniyeler var. Şu an bile sınırdayım.

Yazıyı yazarken araya Curly girdi, bütün modumu dağıttı.

O nedenle devam etmek istemiyorum yazmaya ama silmek de istemedim.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bloody Valentine


Lyrics:

We were both young when I first saw you
I close my eyes
And the flashback starts
I'm standing there
On a balcony in summer air

See the lights
See the party, the ball gowns
I see you make your way through the crowd
And say hello, little did I know

That you were Romeo, you were throwing pebbles
And my daddy said stay away from Juliet
And I was crying on the staircase
Begging you please don't go, and I said

Romeo take me somewhere we can be alone
I'll be waiting all there's left to do is run
You'll be the prince and I'll be the princess
It's a love story baby just say yes

So I sneak out to the garden to see you
We keep quiet 'cause we're dead if they knew
So close your eyes
Escape this town for a little while

'Cause you were Romeo, I was a scarlet letter
And my daddy said stay away from Juliet
But you were everything to me
I was begging you please don't go and I said

Romeo take me somewhere we can be alone
[| From: http://www.elyrics.net/read/t/taylor-swift-lyrics/love-story-lyrics.html |]
I'll be waiting all there's left to do is run
You'll be the prince and I'll be the princess
It's a love story baby just say yes

Romeo save me, they try to tell me how to feel
This love is difficult, but it's real
Don't be afraid, we'll make it out of this mess
It's a love story baby just say yes
Oh oh

I got tired of waiting
Wondering if you were ever coming around
My faith in you is fading
When I met you on the outskirts of town, and I said

Romeo save me I've been feeling so alone
I keep waiting for you but you never come
Is this in my head? I don't know what to think
He knelt to the ground and pulled out a ring

And said, marry me Juliet
You'll never have to be alone
I love you and that's all I really know
I talked to your dad, go pick out a white dress
It's a love story baby just say yes

Oh, oh, oh, oh
'Cause we were both young when I first saw you
Şimdi durun iki dakika tahmin edin yazının konusunu. Saat itibariyle 14 Şubat zaten.

Öyle, pembe panjurlu evim olsun kızlarımdan değilim zaten anlamışsınızdır. Hiç evlenmem kızlarından da değilim, hatta zengin bir koca bulup evleneyim.


Ama 14 Şubat. Gerçekten nefretlik. Güne kastım yok. Kapitalizm falan filan. 

Benim derdim 14 Şubat yüzünden delirenlerle. Delirenler de çeşit çeşit. İşte her 14 Şubat gününü dünyanın en önemli günü sanan vıcık vıcık sevgili çiftleri var mesela. Sonra sevgilisi olmadığı için ağlayanlar var. Bunlar aslında eğlendiriyorlar beni, acınası sevgili bulma telaşlarıyla. Sonra bir de, bunlardan nefret eden ve bilmem kaç haftasını onlara nefret kusarak geçirenler var. 

Hepsi komik aslında. 

Benim sevmediğim nokta, günün anlam ve öneminden yararlanarak görüntü kirliliği yaratan çiftler. 

Bir de, söylemesi ayıp, akşam Jay-Jay Johanson konserinde olacağız. Korkuyorum her yerde saçma sapan çiftler olacak diye. Ben orada QAF sahnelerini gözümde canlandırırken, millet önümde yiyişmesin. Derdim tamamen estetik kaygısı. Güzel öpüşün ya da hiç öpüşmeyin, lan!

Derdimi söyledim, şimdi gidebilirim. 

Love, 
Kırmızışın



11 Şubat 2011 Cuma

Lambaya Püf De

Çok güzel bir sevgililer günü yazısı vardı kafamda. Öyle şaka yollu sövecektim kendilerine. Ancak, tam şu an sinirden deliriyorum. Kuduruyorum desem daha doğru olur.

Ben o ülkesinden nefret eden hainlerden biriyim. İlk fırsatta da dönmemek üzere terk edeceğim bu ülkeyi. Şanlı tarihimi seviyorum elbet, zaten o kadar beynime kazındı ki, sevmemem imkansız. Mahvolmuş doğal güzelliklerini de seviyorum aslında. Ama içindeki insanlardan nefret ediyorum.

Ülkeyi yönettiğini sanan ampul kafalı heriften de, onun şarlatanlar cemiyetinden de nefret ediyorum. Onlara destek veren, savunmaya çalışan, yaptıkları yanlışlara kılıflar uyduran insanlardan daha da nefret ediyorum. Mümkün oldukça da hiçbiriyle aynı havayı solumak istemiyorum.

"Adamların yaptıkları iyi işler de var ama, kabul etmelisin." diye cıvıldayan Polyanna bozuntularına ise sadece acıyorum ve akıl diliyorum.

Normalde, farkına vardınız mı bilmem ama, dan dun saldırmam karşı olduğum düşünceye. Hepsi gerizekalı diye kestirip de atmam. Bence mantıklı bir sebebim vardır. Onu açıklarım. Bana mantıklı gelen sana da mantıklı gelir ya da gelmez. Ama bu tipler o kadar körler ki, devekuşlarına ders verebilirler.

Ne oldu ne bitti de gaza geldim yeniden? Aslında sebep çok gaza gelmek için bu şerefsizlere karşı. Haberleri okumak yeterli düzenli olarak. Sadece bu sefer ki haber biraz daha kişiseldi, biraz daha dokundu bana.

Bazen hayal ediyorum bir sonraki seçimlerde her şey farklı olacak diye, başka biri. Hayal etmek için o kadar konsantre olmam gerekiyor ki, tek boynuzlu uçan bir ata bindiğimi hayal etmek daha kolay.

Aslında kızgınlığım gerçekten baştakilere değil. Onlara gıptayla bakıyorum aslında bu salak milletin zaaflarını çok iyi bildikleri için. O nedenle kızgınlığım bu salak millete. Mısır ile Tunus'a bakıp, aynısının Türkiye'de de olması için dua eden zihniyete. Şerefsizin teki, kendi reklamı için muhafazakar taraftara oynayan bir yazı yazdığında, ona üstat diye hitap eden sersemlere kızgınlığım. Sürekli ben başta olsaydım, bak neler yapardım felsefesi yapmaktan kendi işini yapamayan hayalperestlere nefretim. Zaten o nedenle kalmak istemiyorum ya. Sevmediğim bu millet için mi çabalayacağım ben? Yine de en çok kızdıklarımdan biri de benim, ancak seyirci kalabildiğim için.


Bitirirken;

Resmi tek başına algılayamayacak olan, beyin özürlüler (dikkatinizi çekiyorum engelli değil özürlü) için çizerin kendi yaptığı açıklama:

Elimden geldiğince aydınlatayım...
Doğduğumuz zaman çıplağızdır.
Çıplak,en yalın,doğal ve özgür halimizdir bana göre... Aydınlık bir dünyada çıplaklık bir ayip değildir, günah da değildir...
Tabi ki burdaki mesaj, çıplak gezelim de değildir... Sadece AKP zihniyetinin olmadığı, yani ampulun yanmadığı bir Türkiye'de kadının özgürlüğünü yansıtmaya çalıştım... AKP'nin ışığı da işte ancak sol taraftaki kadar aydınlatıyor... Yani Türkiye'yi değil, sadece kendi yandaşlarının dar bir çerçevesini....
Umarım biraz da olsa anlatabilmişimdir....

Yazdım, rahatladım mı? Hayır. Konu sadece bu kadar mı? Hayır. Açıklamadan sırf liste yapsam nelerin yanlış olduğuyla ilgili, sayfalar sürer. Belki yeni bir kategori yaparım, sırf bu tarz yazılar için. İnternetten üzerinden mahalle baskısına yardımcı olur en azından.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Aranızda üniversite okuyup da, sorunsuz ders seçimi atlatan var mı?

Gitmeden bunlara da bir bak