I am not Alone

MadameRed on the Fun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MadameRed on the Fun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2011 Salı

Yeni Bir Başlangıç

Merhaba,

Ben Kırmızışın. Sarışın gibi hani.

Hala orada mısınız? Eğer buralardaysınız, benim size yine anlatacaklarım var.

Bu blog'un hiç bir zaman, dert bunalım blog'u olmasını istememiştim. Burası benim eğlence yerimdi. Kırmızışının Maceraları işte. Saçmalıklarımı anlatacaktım burada. Gezdiğim, gördüğüm yerleri. Yaptıklarımı. Bazen becerebildim bazen beceremedim.

2 Ocak'ta Erasmus'a gidiyorum. Biliyorum ki, orada başıma bir sürü iş açacağım. Ve biliyorum ki, sadece arkadaşlarıma anlatmam yetmeyecek.

Gideceğim yer Hollanda sonuçta. Kendimi şimdiden babasının kredi kartıyla şekerci dükkanına giren çocuk gibi hissediyorum.

O nedenle ben geri geliyorum. Buralardaysınız hala, bir ses verseniz ya. Ben de ufaktan mutlu olsam biraz.

Love,
Kırmızışın

31 Ekim 2010 Pazar

Üşenmedim Gittim Tüyap'a!


Sanmayın başlık, kitapları sevmediğimden. Sadece üşengeçlik sorunum var.

Bildiğin ayaklarım sızlıyor şu an. Dur hesaplayacağım, bugün minimum 7 saat ayaktaydım, sevgili topuklu ayakkabılarımla beraber. Olay ne? Tüyap.

Aslında planlarıma göre cumartesi günü gitmem gerekiyordu. Ama ilk plan değişince, sonradan yaptığım planı da, cumartesi günü aniden tembellik hissederek iptal ettim. Sonra pazar oldu. Sabah erken de uyanınca, bir gaz oldum. Haydi Tüyap'a! Anneciğe sordum o da hemen hazırlanmaya başlayınca, attık kendimizi yollara.

Tam metronun orada karar verme aşaması, Taksim'den Tüyap otobüsü mü yoksa metrobüs mü? Şansıma metrobüsü seçtik. Yoksa bomba saatlerinde Taksim metrosundan çıkıyor olacaktık. Her neyse sırtımda boş çantam, kulağımda kulaklık, elimde telefon, ve ayağımda topuklular. Ne alaka lan?! Bak açıklayayım, o kadar kadınım ki, rahatlıktan önce güzel gözükmeyi düşünüyorum. Hem yeni hevesim topuklu ayakkabılar. O nedenle giydim Oxford'ları, düştüm yollara. Nasılsa gayet rahat, canım acımadan yürüyebiliyorum.

Bu arada ilk defa bindim metrobüse. Evet, bu kadar da sosyetiğim. Sanırım pazar günü diye, pek bir boştu. Ama inanılmaz hızlı bir şekilde kendimizi Avcılar'da bulduk. Avcılar'dan fuar alanına gitmekle, Zincirlikuyu'dan Avcılar'a gitmek süre olarak aynıydı desem?

Sonra fuar alanı! Bu arada yolda ne kadar Outlet AVM vardı be! Hepsini not ettim beynime. Her neyse bir sigara molası sonra içeriye giriş. Üstüme doğru gelen kameradan kaçıverdim güzel bir hamleyle. Facebook çıktığından beri korkar oldum kamera ile konuşmaktan. Rezil olmak var bilmem-kaç-milyon insana.

Salon 2! Yorulmamış, taze fuar insanı modu ya. Her şeye bak sonra alırım diye uzaklaş. 3 alana 1 bedava. Tanesi 5 TL. 25% indirimler... Fazla renk. Aha yolumu şaşırdım. Tam salon 2 bitecekken: Alice Harikalar Diyarında kitabı!

İçime doğdu bir önceki yazıdan sonra. Hiç düşünmeden al derken, Aha Margaret Weis. Hmm neredeyim ben? Laika! Şimdi durum şu: Fantastik kitaplar var. Fantastik kitap almam lazım. Adam satmaya istekli-ben almaya. Ama kitap yok. Okudum, okudum, 6 kez okudum, Arrgh nefret ederim, sıkıcı, geç, geç, okudum, okudum. Çocuğun tipi iyiydi de, hadi sözüne güvendim aldım bir iki tane daha kitap. Ama beni sevmediğim çizgi romanlara başlatmak istediler, cıks dedim prensiplerim var benim. Mangaların üstüne gül koklamam. Bu sefer manga önerdiler. Diyalog daha komik oldu: Okudum, 3 defa okudum, çevirdim, okudum, edit'ledim, okudum, Arrgh neden Türkçe bu? (Türkçe'ye kastım olduğundan değil, sadece Türkçe'ye çevirirken sağdan-sola okunan mangalar soldan-sağa okunur hale getiriliyor, ona kıl oluyorum.) Öyle karşılıklı gülüştük, muhabbet ettik bir süre ve kaçtım ben sonra, daha çok yer var nasılsa.

2. Salondayız hala. Tam köşede çizgi romancı. Aha eski X-Men'ler. Tek sevdiğim ve uzun zamandır okumaya niyet ettiğim çizgi romanlar.
-Ne kadar tanesi?
-1TL.
-Cilt ne kadar?
-5TL.
- Ver bakayım sen bütün ciltleri oradan.
Hmm biraz fazla oldu gibi ama neyse, yola devam. Daha 3. sezon var oralarda bir yerlerde. Ama önce yemek.

Fazla kalabalık, Az yer, Yavaş hizmet, Ve teyze ruhlu insanlar: Yemek alanı. Daha fazla kelime tüketmeye gerek yok sanırım.

Sırada 3. Salon. Aslında cumartesi gitmek istememin sebebi sevgili Twitter ünlümüz samihazinses idi ancak tembelliğim nedeniyle yalan oldu. Tam önünden geçerken yine bir kalabalık. Kim var: PuCCa. Kabine koymuşlar hatunu. İmzalıyor yüzü gözükmeden. Şeytan diyor koy fotoğraf makinesini çek resmini. Blog yazmaya devam etse merakıma yenik düşüp yapardım da, şimdi köşe yazarı olup çıktı başımıza, ilgi alanı dışında kaldı. (Köşe yazarlarını okumadığımdan değil de, sadece çok sınırlı bir köşe yazarı zevkim vardır.)

Devam et yola. Pegasus ve Metis. Sevinç nidaları! Pegasus'a dal. Zaman Çarkı'nın kitabı ne zaman çıkacak? Pooof nasıl ertelenmiş yaaa! Sonra elden ne gelir dedik ve diğer kitaplara bakıverdim. Satan çocukla beraber. Benimkitaplar hakkındaki bilgim ondan daha fazla olunca bana satması biraz zor oldu ama işte bir orta yol bulduk. (Bknz. Almaya Hevesli Müşteri) Ayy sonra kafamı bir çevirdim yanımda tonton bir nine. Gedik Savaşları serisi ile ilgileniyor. Kadın sadece bir kitap alacakken olaya müdahalem sonucu, 9 tane Gedik Savaşları Serisinden, 2 tane'de Zaman Çarkı serisinden aldı. Okumanın yaşı yok! Teyzeye sevgilerimi göndererek ayrıldım oradan.

Sonrası: Biraz daha dolan, biraz daha al. Biraz daha dolan. Aha sahaflar! Hmm bakalım bir içeri. Gözlerim kalp-kalp oldular resmen. Servet-i Fünun gazetesi var ortalıkta ya. Fiyatını sormaya bile çekindim.

Daha fazla bakmaya ayaklarımdan isyan çığlıkları yükselince, otobüs, metrobüs, minibüs ile eve dönüverdim.

Banyomu yaptım, yazımı yazıyorum unutmadan ve kelimeler kaçmadan. Sonra taaaa Tuzla'ya gideceğim. İstanbul turu baştan sona?

Şimdi geldik kısa kısa notlar yazının akışı içine sığdıramadığım:

-Ya Tüyap iyi güzel de, çok karışık bir düzen var içeride. Ne olurdu şöyle bütün çocuk kitaplarını bir araya toplasaydınız? Hem çocuklara çarpıp durmazdık hem de okul grupları koridorları fazla meşgul etmemiş olurdu.

-Yaa ne kadar çok dini yayın var ortada? Aynı şeyi yazıyorsunuz sonuçta. Birleşip tek bir yer açsanıza?

- Sakallı amcanın teki tipime bakıp "Tövbe tövbe" dedi yine. Ne terslik var bende?

- Mantıklı düşünün, O göt kadar yemek yeri kime yetecek?

-Green Peace ve UNICEF'ci insanlar: Korkutuyorsunuz beni artık!

- Fuar alanını terk eden her 3 kişiden 1inde Uykusuz posteri vardı. Hatta bazılarında sadece o vardı.

- Ali Nesin'den fırça yedim.

- Sanat kitaplarıyla ilgileniyor olmam, sanat ile ilgili bir şey okuduğum anlamına gelmiyor. Lütfen ekonomi deyince hayal kırıklığına uğramayınız. Genel Kültür diye bir kavram var.

- Ya bir de, hani kitap okumayan millettik, o kadar insan nereden çıktı peki?


Hmm sanırım yeter bu kadar. Any Question?



PS: Biri gelsin yardım etsin şu eşyalarımı yerleştirmeye! Göçebe hayatı zor iş!
PS2: Yazı biraz(!) uzun olmuş. Yazının sonuna kadar gelebilen sevgili okur, seni seviyorum!

28 Haziran 2010 Pazartesi

Homofobiye karşı dans et~!


It's time to try
Defying gravity
I think I'll try
Defying gravity
Kiss me goodbye
I am defying gravity
And you wont bring me down!

I'm through accepting limits
''cause someone says they're so
Some things I cannot change
But till I try, I'll never know!

Bir aydan beri, pek renkli insanlarla bu günü konuşup durmuştuk: Pride yürüyüşü.

Hani korkuyorduk aslında azıcık başımıza bir şeyler gelir diye. Birazcık da ulan etrafa iyice açılıyorum çekincesi vardı. Ama birbirimizi gaza getirerek gittik yürüyüşe.

Taksim heralde uzun zamandır bu kadar renkli bir görüntü görmemişti. Uzun uzun şu oldu bu oldu diye bir yazı yazamam gereksiz çünkü benim bile aklımda küçük küçük notlar kaldı yürüyüşten.

İlk önce bandodan bahsetmem lazım. O kadar renkli ve neşeli bir gruptu ki, insan istemeden eğleniyordu onları izleyerek. İşte bandonun ortaya ilk çıkışı:


Sonra minik bir grup olarak bando öncülüğünde ara sokaklardan Taksim meydana çıktık. Ve işte asıl kalabalık orada olmaya başladı. Galatasaray Lisesi'nin orada çekilmiş bir fotoğraf sanırım yeterli kalabalığın ne kadar fazla olduğunu anlamanıza.


Yürüyüş yaklaşık 2 saat sürdü. Ne kavga ne de bir sorun çıktı. Gerçi bazı insanlara kalp krizi yaşatmış olabiliriz. Şimdiden özür diliyorum kendi adıma.

Homofobiye karşı dans et dediler~! Sanırım en çok sevdiğim slogan buydu. İkinci favorim ise bizim sloganımızdı: Love is never wrong. Türkçe'ye "Aşkın yamuğu yoktur." diye çevirisini yapan zihinlerimizi kutluyorum. :D

Aklımda kalan sloganlardan bir kaç tanesi:
  • Ayşe Fatma'yı, Ahmet Mehmet'i; birbirlerini sevebilmeli
  • Baskı, şiddet ahlaksa biz ahlaksızız.
  • Dans et, Dans et; Homofobiye karşı dans et! Dans et, Dans et; Transfobiye karşı dans et.
  • Beyaz atlı prens boşuna gelme.
  • Aşk aşk hürriyet uzak olsun nefret.

Sırf izleyen insanların tepkilerini görmek için bile gidebilirdim. Korkulu bakışlar. Tövbe tövbe diyenler. Kavgaya hazırlanan vücutlar. Utananlar. Ve tebrik eden bakışlar. Öcü olarak düşündükleri insanların aslında "normal" görünümlü insanlar olduğuna karar veren teyzeler. Dünyanın çivisi çıktı diye düşünen amcalar. En ilginci çocuklardı ama: Ne olduğunu tam olarak anlayamamışlar. Meraklı gözlerle bakıyorlardı rainbow'a.

Bitirmeden önce son bir fotoğraf:

Love is never wrong no matter how different it may seem.


21 Haziran 2010 Pazartesi

One Love Rules~!


Hey Mister D.J. put a record on
I wanna dance with my baby
And when the music starts
I never wanna stop
It's gonna drive me crazy

Music makes the people come together
Music mix the bourgeoisie and the rebels

Don't think of yesterday and don't look at the clock
I like to boogie-woogie, uh, uh
It's like ridin' on the wind
And it never goes away
Touches everything I'm in
Got to have it every day


One Love~!

İki günlük bir festivaldi bilmeyenler için. İlk gün biraz tatsızdı benim için, kadın olmanın dezavantajlarından birini yaşıyordum sadece. Zaten sonuna kadar bile kalamadım ilk gün. Ama ikinci gün tam bir efsaneydi. Aylardır bu kadar eğlenmemiştim diyebilirim. Konserleri pek sevmem aslında ama festivallerin yeri ayrıdır kalbimde. Nedeni çünkü konserleri beklerken yapılabilecek bir sürü eğlenceli aktivite var. Huyum kurusun hiçbir zaman sevdiği sanatçı için saatlerce sahne önündeki demirlerde bekleyen insanlardan olamadım.

İşte bunlar benim festival zulamın bir kısmı. Gerçi bir çoğu yolda kayboldu, bazılarının yerine yenileri geldi ama bir zamanlar bunların hepsi birden çantamdaydı. Şimdi sırayla başlayalım anlatmaya. Biliyorum oralarda bir yerlerde saklanmış okumak isteyenler var. ; )

Her ne kadar birinci günün konserlerini kaçırsam da, yine de bir iki cümle bir şeyler yazabilirim bence.

Birinci Gün~!

İlk gün biraz acemiydik ne nerede onu öğrendik ikinci gün rahat edelim diye. Konser alanına baktık biraz ama açıkçası ilk gün gruplarından benim ilgimi fazla çeken olmadı ama S. der ki, "Groove Armada out, Fischerspooner in.". Orada değildim o nedenle bilemeyeceğim ama zaten pek haz etmezdim Groove Armada'dan. Ayrıca Fischerspooner'ın fotoğraflarına bakınca da insanın pek bir sevesi geliyor kendilerini. Gerçi ben Sattas'ı da pek sevdim, solistlerinin tarzı pek bir hoştu.


Gerçi bence birinci günün gruplarından başka ilginç bir yanı daha vardı. Heteroseksüel bir azınlık vardı. Radarlarım yeterince iyi çalışıyormuş onu da anlamış bulunduk.

Air Star'a katılan arkadaşlar bize eğlenceli bir kaç dakika yaşattılar. Kendilerini tebrik etme ihtiyacı duydum nedense. Gerçi Tarkan dansı ne zamandan beri enstrüman olarak sayılıyor bilemedim ama seyirci olarak inandık ve dansı enstrüman yaptırdık.

Birinci gün ile ilgili son bir not da fiyatlarla ilgili olsun. Mojito'ya 20 TL vermek biraz koyuyor açıkçası. Biraların da daha ucuz olmasını beklerdik açıkçası. Efes, birazcık Miller'ı örnek alabilirdi bu konuda. Hazır biralardan bahsetmişken, aslında konserde bedava içki bulmak çok da zor değildi. Gusta, Mariachi ve Efes'in kahve aromalısının bedava ikramları vardı standlarda.

Birinci gün hakkındaki izlenimlerim ne yazık ki bu kadar ile sınırlı.

İkinci Gün~!

İkinci gün biraz yağmur etkisi altında kaldı kabul etmek lazım ama eğlenmemizi engelledi mi? Tabii ki hayır.

Erkenden gittik festival alanına. Sağ olsunlar AKM önünden kalkan servisler işimizi kolaylaştırdılar.

Festival insanıyım dedim ya, başladık teker teker oyunları oynamaya. Langırt'tan hemen vazgeçtik saniyeler içerisinde ne kadar kötü bir oyuncu olduğum anlaşılınca. Merinosla beraber Wii'de basketbol oynamaya gittik. Benim skorum 2 iken, Merinos 6 puan yapmayı başardı. Yenilginin acı tadını hala hissedebiliyorum. Ama kendimi karikatürümü çizdirerek avuttum. Dondurma yalayan Tansu Çiller'e benzemişim dediler. Ama karikatürcü amca gayet başarılıydı sonuçta.

Karikatürcüye el sallayarak veda ettikten sonra, erkeklerle yollarımızı ayırdık. Onlar tırmanma duvarına gittiler biz de Merinos ile şarkı tahmin etmece oynadık. Şaka maka aldım Beck's t-shirt'ünü. Sevgili B. de aldı bir tane. Diğerlerine ise ancak 5 tane güzel şarkı dinlemenin keyfi kaldı.


Parmaklarımızı boyatıp resim çektirdikten, el masajı yaptırdıktan, bulabildiğimiz bütün rozetleri topladıktan ve 2 GB'lık bedava USB'lerimizi aldıktan sonra bira zamanı geldiğine karar verdik. Ama öncesinde Mariachi'nin ilişki kodlu bilekliklerini almayı ihmal etmedik. Yeşil, ilişkiye açık anlamına gelirken; sarı, ilişkim var ama aldatabilirim her an tarzı bir anlam taşıyordu. Kırmızı, ilişkim var
ve başkasını aramıyorum anlamına geliyormuş. Siyah ise yeni ayrıldım mutsuzum demekmiş.

Ne kadar çok değinilecek şey var aslında ve ben hiç birini atlamak istemiyorum. Ne olduğunu tam olarak öğrenmeye vaktimiz olmadı ama Punk'ların kocaman top ile futbol oynamasını sevdik hepimiz. Aslında Punkları daha çok sevdik. Ortalıkta siyah diz altı çoraplarıyla ilginç bir görüntü oluşturuyordular bizce. Keşke o topla da oynamayı unutmasaydık eğlenceli bir şey gibi gözüküyordu..

Bu arada bahsetmeden geçmemek lazım. Asıl Joggling Zone çok eğlenceliydi. Adını bilmediğim saçma bir oyuna saatlerimi harcadım sanırım. Bence adı pıt pıt ama size mantıklı geldi mi bilemiyorum. Rastalı pıt pıtçı çocuğa saygılarımı sunuyorum ve yazıya devam ediyorum. Devam edersek güne, sahnede tam İlhan Erşahin varken, saçma bir yağmur başladı. Şikayet etmiyorum. Yağmurda konserin zevki bir başka bence.




Benim Dare to Dry'ın ne olduğunu öğrenme aşkım yüzünden sığınağımızı terk ettikten sonra yemek yemenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek, yemek alanına gittik. Karnımız doydu taklidi yaptık ve yağmur bitince festival alanına dönme vakti geldiğine karar verdik. Bu arada grubumuz büyümüş ve kocaman olmuştuk. Bilirsiniz kocaman grupların sıkıntısını, bir yerden bir yere gitmek zordur biraz. Hep birinin bir tanıdığı çıkar.

Tanıdıklarla daha fazla büyüyen grubumuz, oturmaya oy birliğiyle karar verdi. Ama bütün masalar doluydu ve çimler ıslak. İşte bu sıkıntıda Beck's t-shirt'leri birer kurtarıcı oldular ve piknik örtüsü görevini gördüler bize.

Sophie çıkana kadar oturduk çimlerde. Sonra porselen tanrıça Sophie'ye tapınmaya gittik. Fazla söze gerek yok. Hatun mükemmeldi. Bir saat o dansetti, coştu biz de aynısını yaptık. Tek korkum The Ting Tings'e enerjimin kalmamış olmasıydı ama anlaşılan varmış ki The Tings Tings sahneden inene kadar bir saniye bile sakin sakin durmadım. Sophie'ye geri dönersek; hatunun etek kontrolü süperdi. Sadece iki kere frikik verdi. En sevdiğimiz şarkılarını çalarak da bizi hayal kırıklığına uğratmadı sevgili Sophie. Gerçi bilmediğimiz şarkılarında bile sonuna kadar eğlendik çünkü hatun o kadar başarılıydı. Bittiğinde içimizde hepimizin bir yerlere gidip oturma dürtüsü vardı ama Ting Tings'in aşkına olduğumuz yerde kaldık. Grubun gönüllülerinin getirdiği su ve biralarla ise kendimize gelmeye çalıştık. Bu arada etrafımızdakiler tarafından çeşitli tacizlere uğradık, Sophie'ciler yerlerini The Ting Tings fanlarına bırakırken.


Ve sıra günün son olayı The Ting Tings'de... Muhteşem, muhteşem ve muhteşemdi. İki kişi
kocaman bir orkestra görevi gördüler. Biz de onların bu çabasını coşkumuzu sonuna kadar göstererek takdir ettik. Ancak bazıları fazla coşkulanmıştı anlaşılan. Sevmiyorum sizi ÖSS'den ya da adı artık her neyse ondan çıkmış olan liseli gençlik. Ne diyordu sevgili inci üyeleri? "Beyler, adam liseli!". Bu arada hatunun tarzını özellikle şapkasını grupça takdir ettik. Beğenimizi kazandı kendisi. Ayrıca Türkçe konuşması da sempatik bir hareketti. Gerçekten boktan bir Türkçesi vardı, ama aynen söylediği gibi o nedenle konuşmayı bırakıp bizi dansettirmeyi başardı. Bir an "That's Not My Name" i söylemeyecekler sandık ama bizi hayal kırıklığına uğratmadılar ve son şarkıları oldu bizim en iyi bildiğimiz şarkıları.

Ve böylece bir güzel haftasonu da bitmiş oldu.

PS: Fotoğraf makinemin eksikliğini hissetmemek mümkün değil.

Gitmeden bunlara da bir bak