I am not Alone

20 Şubat 2011 Pazar

Vahşi Güzel

Yazasım yok derken aynı gecede 3. yazı. femida'ya itafen geliyor bu yazı.

Çocukken, annem çalıştığı ve ben okuldan eve ancak akşam dönebildiğim için pek pembe dizi izleyemedim. Rosalinda'lı dönemleri izlemeden atlattım. Gerçi arkadaşlarım yüzünden izlemiş kadar oluyordum.

Ta ki, Vahşi Güzel'e kadar. Ekrana yapışıp kalıyordum resmen her seferinde. Zaten açılışına aşık olmuştum zamanında. Hala da biri aklıma getirince dinliyorum. Bu sefer femida'nın yazısından sonra aklıma geldi, ben de sizinle de paylaşayım dedim.



O değilde, çocukluğumdan bu yana zevkim hiç değişmemiş sanki.


Kitap Kurdu

Uyarı: Aşağıda en sevdiğim aktivitelerimden biri hakkında konuşacağım, yazı biraz uzun olabilir, şimdiden uyardım.

Gerçekten, küçüklüğümden beri baş karakteri kadın olan kitapları sevdim. Hatta, insanlara hobilerini sorarlar, cevap olarak da hep kitap okumak gelir ya, işte ona çok üzülürdüm. Kadın karakteri arka planda olan kitapları okuduğum çok nadirdir. Aynısı filmler ve diziler için de geçerli.

Bu ön bilgiden sonra, konu kitaplar ve kadınlardır desem yeterli olur sanırsam. Öncelikle, günümüz kitap modasından nefret etmekteyim. Parlayan vampirler yeterince kötüydü. Şimdi neredeyse vampir kitapları başlı başına bir tür haline gelmeye başladı. Ama bu başka bir yazıya kalabilir, çünkü içimdeki Twilight "aşkı" bambaşka. Spoiler verecek olursam, bir arkadaşım bana "Twilight"ı sevdiğini bildirdiğinde, kendisi ile neden arkadaş olduğumu sorgulama ihtiyacı hissediyorum.

Devam edelim. Günümüzün ikinci kitap modası: Tarihi romantik. En sevdiğim yazarlardan birinin Jane Austen olduğunu söylemiş miydim? Hatunun bütün kitaplarını Türkçe okuyup bitirince, üzüntüden bir de İngilizce okumuştum kelime oyunlarını yakalayıp mutlu olayım diye. Bu arada kitap okurken, detaylar asıl benim için önemli olduğu için sevdiğim kitapları tekrar tekrar okurum unuttukça. Hala her okuduğumda farklı bir tat aldığımı savunuyorum. Hayır, sonuçta artık gerçekten orijinal bir konu bulmak çok zor. Önemli olan, o aynı konuyu nasıl işledikleriyse, ne zararı var tekrar takrar okumanın.

Tekrar tekrar okumamın bir sebebi daha var, biraz fazla hızlı okuyormuşum ben. Çok basit dilli bir kitabı anlayarak okuma hızım dakikada yaklaşık 2, 2.5 sayfa falanmış. Bu nedenle sürekli kaliteli kitap bulup okumak mümkün olmuyor. Arada bir sürü sabun köpüğü kitaba maruz kalıyorum.

Aslında çok da şikayetçi değilim, zaman geçirmiş oluyorum en azından. En sevdiğim sabun kitap türü de, şu tarihi-romantikler. Tarihi romanları zaten severdim. Sayısını hatırlamadağım kadar çok Hürrem, Cleopatra, VIII. Henry, vs romanlarından sonra gözümü doğal olarak şu an moda olan bu roman türüne çevirdim.

Bir tane okudum eh işte. İkincisi tamam. 3 peh. 4 yaaani. 5, 6, 7,... Sonra dank etti. Sanki hepsi aynı hikaye. Kız sosyete tanıştırılır. Kız muhteşem güzeldir. Adam tam bir çapkındır ayrıca tehlikeldir. Kadın gözüpek, cesur ve akıllıdır. Bir sürü yanlış anlaşılma, kavga ve skandaldan sonra evlenirler. Adam da bir anda Ormanların Kralından, Van Kedisine döner.

Yani "yazar"ların bize yutturmaya çalıştıkları bunlar. Satır aralarına baktığında ise işler daha da komikleşiyor. Kızlar aslında öyle akıllı, mantıklı falan değiller. Kitaptaki diğer hemcinsleri gibi zayıflar, saflık derecesinde idealistler, beyinleri olduğunu savunurken bile beyinlerini kullanmıyorlar falan filan. Baş kadın karakterin, kitaptaki diğer kadınlardan tek farkı, biraz daha gürültücü olmaları sanki.

Erkeklere gelince. Baş karakter, sadist, güven sorunları olan, kaba bir adamken. Sosyetedeki diğer erkeklerin hepsi ya zampara ya da bir dişi vücudu yüzünden hemen şapşallaşan yalakalar.

Kitaplardaki yanlış anlaşılmalar o kadar saçma ki! Zaten olacakları daha karakterleri tanıştırırken tahmin etmek mümkün.

Peki ben neden okuyorum bunları hala? Yeni takıntım. O saçma sapan kitaplar arasından belki bir cevher çıkar ümidiyle okumaya devam ediyorum onları.

Kitap okuyoruz dedim ya, sanmayın sadece bunları okuyorum. Bir kaç sınırlamam var ki, o sınırları da aştığım çok olmuştur. Sınırlara gelirsek, Elif Şafak'ı sevmiyorum. Kadını değil de, kitaplarını. Okudum, sevemedim, yapacak bir şey yok. Başrolde kadın yoksa okumaya pek istekli olmuyorum. Ancak, hani güvendiğim biri tavsiye ederse belki bakıyorum. Sonra, bilim kurguyu kesinlikle sevmiyorum. Filmlerde ya da dizilerde bazen tahammül edebiliyorum ama kitaplarda asla.

Bıraksan ben burada konuşabilirim sanırım kitaplar konusunda saatlerce. O değil de sanırım bana yeni bir kütüphane lazım. Benimki birazcık doldu da.

Bir de favori kitabım Alice in Wonderland. Ama kesinlikle İngilizce olanı. Çevirmenler her ne kadar mükemmel bir iş çıkarmış olsalar da, orijinali daha bir güzel.

Bir de, orijinal mi? yok sa orjinal mi?

Yours Truly,
Kırmızışın

Peek a Boo

Sanırım blog'dan yavaş yavaş soğuyorum. Hala seviyorum burayı, burada tanıştığım insanları. Ama yazı yazmak buraya gittikçe zorlaşıyor.

Okul açıldı işte. Güzel bir dönem başlangıcı oldu bence. Derslerim bu dönem ağır. Öte yandan hepsinden zevk alıyorum. Hem ileride yapacağım iş iyice kafamda şekillenmeye başladı. İyi haber.

En büyük sıkıntım hala öfke sorunum. Onun da üzerinde çalışıyorum. Olmadı psikoloğa başvuracağız artık. Hala gitmememin tek sebebi, seans sırasında sinirlenip paramı heba etmek. Ayrıca şu an için, alışveriş daha yararlı gibi geliyor.

Sonra Suluelma'm ile Curly geliyorlar artık. Çoook özledim çok. Sırf bu nedenle bir kaç gündür şeker gibiyim.

Exchange'e nereye gitsem? Amsterdam? Hala karar veremedim.

Haftaya !f Rainbow partisi var. Gelmeyeni dövüyorlarmış!

İşte gördüğünüz gibi, pek yazacak bir şeyim kalmadı. Aslında bu doğru değil, yazacak çok şey var ama benim yazasım yok. Derken aklıma gerçekten yazabileceğim konular geldi. Bakalım becerebilecek miyim onlardan kocaman yazılar yapmayı.

Son olarak, aslında hissizleşmişim sanki. 2 saattir Sezen Aksu dinliyorum, gözlerim hala kupkuru ve yanmıyorlar.

Peace Out
Kırmızışın

16 Şubat 2011 Çarşamba

Sound of the Week #6

Öncelikle haftanın Glee şarkısı Sing. My Chemical Romance versiyonunu da çok severim ama Glee versiyonu da   süperdi şimdi.


Asıl haftanın şarkısına gelirsek, Beth Ditto ismini duyan? Solo şarkılarını pek sevmiyorum ama grubu Gossip ile mükemmel işler çıkardılar bence. O nedenle Gossip'den iki şarkı. Heavy Cross, Gossip'in en sevdiğim şarkısı, Listen Up için ise, şarkıdan çok klibi seviyorum.




Son olarak dekoltelerimizle tecavüzü hak ettiğimizi düşünen denyolara gelsin bu da: 

What About Future?

Gelecek.

Depresifim ya, bıraksan sabaha kadar yazarım durmadan.

Korkuyorum büyümekten, okulun bitmesinden, iş hayatından. Geceleri kabus görmeme sebep olucak kadar korkuyorum. Seçimlerimin beni mutlu edip etmeyeceği korkusu. Ya yanlış seçimlerse.

Hem sonra arkadaşlarıma ne olacak? Hayatımın demirbaşları hala hayatımda mı olacak?

Korkuyorum, korkutucu.

O kadar ki, kelimelerle anlatamıyorum.

Best Regards;
Kırmızışın

Just Another Day

Şaka maka bitmiş bir senem bu blog'da. 100 kişiden fazla olmuşuz. Hani götüm artık kalkmadıysa kalkar yakında merak etmeyin.

Tatilin son günleri biraz fazla yoğundum. Ama hani sevimli bir yoğunluk da değil, akrabalar, laftan anlamayan anne, ergen kardeş, bir adet baba, ve ders seçimleri vs. Yani sinirliydim, gergindim, etrafımdan da fazlasıyla çıkardım bu sinirimi zaten. Okul açılırım rahatlarım dedim, sevimli yurt odam, manyak oda arkadaşım falan filan. Hem ilk gün akşamı da Jay-Jay Johanson konseri vardı daha ne olsun.

Böyle romantik hayallerim vardı. Ama toparlanmanın ne kadar işkence olduğunu unutmuşum. Sığmadı o eşyalar. Oysa eve gayet az eşya götürmüştüm. Lanet olası alışverişkolikliğim.

Her neyse, konser saatleri. Bronx Pi, dünyanın en boktan konser mekanı, küçücük, kalabalık, rahat değil VE sevgililer günü. Konseri 45 dakika sonra terk ettik desem? Normalde başka bir yere gider dağıtırdık. Ama pazartesi! Ve ben o kadar baymışım ki konserden tek istediğim uyumak. Onun yerine sabaha kadar kitap okudum, işe de yaradı sabaha karşı huzurlu bir uykuya daldım.

Sonra bu sabah. Bari sabah uykumu alayım. Ama yok. Annem sağ olsun. Her neyse gece okula dönmeye kararlı ben bütün gün ısrarla tembellik yapmaya kararlıyım. Akşama yakın evden balık kokuları. Dipnot: Balıktan nefret ediyorum. Kokusu rahatsız ediyor. Çok nadir, çok ısrar edilirse birazcık yiyebiliyorum. Hafta içi sadece bir akşam evdeyim, annem balık yapıyor. Hı hı oldu. Tamam dedim erken gidiyim. Bu arada geç gitmek istememin tek sebebi, trafiğe kalmamaktı. Tam evden çıkıcam, elimde bavul, sırtımda kütük gibi çanta. Anne metroya bırak, yokuşu çıkmayayım şimdi çanta ve bavulla? Hayır. Neden? Evin önünde duran arabayı, çıkarmaya üşeniyorum, yani senin için 2-3 dakikalık bir çaba harcayamayacağım ama yürüyerek eşlik edeyim sana. Ok bye eşliğinde defolup giden ben. Ve sinir krizim.

Off lütfen, yeniden sinirlenmeden anlatabileyim şunu. Evden metroya gittim. Metroya bin, birden Levent'te indim birden, bilinçsizce. O kalabalıkta olmak istememiştim. Hala sinirliydim, ağlamak üzereydim, yorgundum. Kalabalık, üstüme gelen insanlar. Bir şey yapmam lazımdı. Oturdum sadece. Sakinleş. Hayır. Sinirimi yatıştıracak hiçbir şey yok resmen. Arkadaşlarımı arasam, hiçbiri doğru kelimeleri bilmiyorlar. Doğru kelimeler var mı dersen, ben de bilmiyorum onu. Ne yapsam, ne yapmalı? Kendimle savaş içindeyim, çünkü telefonumu çıkartıp, anneme dönüşü olmayacak şeyler söylememe saniyeler var. Şu an bile sınırdayım.

Yazıyı yazarken araya Curly girdi, bütün modumu dağıttı.

O nedenle devam etmek istemiyorum yazmaya ama silmek de istemedim.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bloody Valentine


Lyrics:

We were both young when I first saw you
I close my eyes
And the flashback starts
I'm standing there
On a balcony in summer air

See the lights
See the party, the ball gowns
I see you make your way through the crowd
And say hello, little did I know

That you were Romeo, you were throwing pebbles
And my daddy said stay away from Juliet
And I was crying on the staircase
Begging you please don't go, and I said

Romeo take me somewhere we can be alone
I'll be waiting all there's left to do is run
You'll be the prince and I'll be the princess
It's a love story baby just say yes

So I sneak out to the garden to see you
We keep quiet 'cause we're dead if they knew
So close your eyes
Escape this town for a little while

'Cause you were Romeo, I was a scarlet letter
And my daddy said stay away from Juliet
But you were everything to me
I was begging you please don't go and I said

Romeo take me somewhere we can be alone
[| From: http://www.elyrics.net/read/t/taylor-swift-lyrics/love-story-lyrics.html |]
I'll be waiting all there's left to do is run
You'll be the prince and I'll be the princess
It's a love story baby just say yes

Romeo save me, they try to tell me how to feel
This love is difficult, but it's real
Don't be afraid, we'll make it out of this mess
It's a love story baby just say yes
Oh oh

I got tired of waiting
Wondering if you were ever coming around
My faith in you is fading
When I met you on the outskirts of town, and I said

Romeo save me I've been feeling so alone
I keep waiting for you but you never come
Is this in my head? I don't know what to think
He knelt to the ground and pulled out a ring

And said, marry me Juliet
You'll never have to be alone
I love you and that's all I really know
I talked to your dad, go pick out a white dress
It's a love story baby just say yes

Oh, oh, oh, oh
'Cause we were both young when I first saw you
Şimdi durun iki dakika tahmin edin yazının konusunu. Saat itibariyle 14 Şubat zaten.

Öyle, pembe panjurlu evim olsun kızlarımdan değilim zaten anlamışsınızdır. Hiç evlenmem kızlarından da değilim, hatta zengin bir koca bulup evleneyim.


Ama 14 Şubat. Gerçekten nefretlik. Güne kastım yok. Kapitalizm falan filan. 

Benim derdim 14 Şubat yüzünden delirenlerle. Delirenler de çeşit çeşit. İşte her 14 Şubat gününü dünyanın en önemli günü sanan vıcık vıcık sevgili çiftleri var mesela. Sonra sevgilisi olmadığı için ağlayanlar var. Bunlar aslında eğlendiriyorlar beni, acınası sevgili bulma telaşlarıyla. Sonra bir de, bunlardan nefret eden ve bilmem kaç haftasını onlara nefret kusarak geçirenler var. 

Hepsi komik aslında. 

Benim sevmediğim nokta, günün anlam ve öneminden yararlanarak görüntü kirliliği yaratan çiftler. 

Bir de, söylemesi ayıp, akşam Jay-Jay Johanson konserinde olacağız. Korkuyorum her yerde saçma sapan çiftler olacak diye. Ben orada QAF sahnelerini gözümde canlandırırken, millet önümde yiyişmesin. Derdim tamamen estetik kaygısı. Güzel öpüşün ya da hiç öpüşmeyin, lan!

Derdimi söyledim, şimdi gidebilirim. 

Love, 
Kırmızışın



11 Şubat 2011 Cuma

Lambaya Püf De

Çok güzel bir sevgililer günü yazısı vardı kafamda. Öyle şaka yollu sövecektim kendilerine. Ancak, tam şu an sinirden deliriyorum. Kuduruyorum desem daha doğru olur.

Ben o ülkesinden nefret eden hainlerden biriyim. İlk fırsatta da dönmemek üzere terk edeceğim bu ülkeyi. Şanlı tarihimi seviyorum elbet, zaten o kadar beynime kazındı ki, sevmemem imkansız. Mahvolmuş doğal güzelliklerini de seviyorum aslında. Ama içindeki insanlardan nefret ediyorum.

Ülkeyi yönettiğini sanan ampul kafalı heriften de, onun şarlatanlar cemiyetinden de nefret ediyorum. Onlara destek veren, savunmaya çalışan, yaptıkları yanlışlara kılıflar uyduran insanlardan daha da nefret ediyorum. Mümkün oldukça da hiçbiriyle aynı havayı solumak istemiyorum.

"Adamların yaptıkları iyi işler de var ama, kabul etmelisin." diye cıvıldayan Polyanna bozuntularına ise sadece acıyorum ve akıl diliyorum.

Normalde, farkına vardınız mı bilmem ama, dan dun saldırmam karşı olduğum düşünceye. Hepsi gerizekalı diye kestirip de atmam. Bence mantıklı bir sebebim vardır. Onu açıklarım. Bana mantıklı gelen sana da mantıklı gelir ya da gelmez. Ama bu tipler o kadar körler ki, devekuşlarına ders verebilirler.

Ne oldu ne bitti de gaza geldim yeniden? Aslında sebep çok gaza gelmek için bu şerefsizlere karşı. Haberleri okumak yeterli düzenli olarak. Sadece bu sefer ki haber biraz daha kişiseldi, biraz daha dokundu bana.

Bazen hayal ediyorum bir sonraki seçimlerde her şey farklı olacak diye, başka biri. Hayal etmek için o kadar konsantre olmam gerekiyor ki, tek boynuzlu uçan bir ata bindiğimi hayal etmek daha kolay.

Aslında kızgınlığım gerçekten baştakilere değil. Onlara gıptayla bakıyorum aslında bu salak milletin zaaflarını çok iyi bildikleri için. O nedenle kızgınlığım bu salak millete. Mısır ile Tunus'a bakıp, aynısının Türkiye'de de olması için dua eden zihniyete. Şerefsizin teki, kendi reklamı için muhafazakar taraftara oynayan bir yazı yazdığında, ona üstat diye hitap eden sersemlere kızgınlığım. Sürekli ben başta olsaydım, bak neler yapardım felsefesi yapmaktan kendi işini yapamayan hayalperestlere nefretim. Zaten o nedenle kalmak istemiyorum ya. Sevmediğim bu millet için mi çabalayacağım ben? Yine de en çok kızdıklarımdan biri de benim, ancak seyirci kalabildiğim için.


Bitirirken;

Resmi tek başına algılayamayacak olan, beyin özürlüler (dikkatinizi çekiyorum engelli değil özürlü) için çizerin kendi yaptığı açıklama:

Elimden geldiğince aydınlatayım...
Doğduğumuz zaman çıplağızdır.
Çıplak,en yalın,doğal ve özgür halimizdir bana göre... Aydınlık bir dünyada çıplaklık bir ayip değildir, günah da değildir...
Tabi ki burdaki mesaj, çıplak gezelim de değildir... Sadece AKP zihniyetinin olmadığı, yani ampulun yanmadığı bir Türkiye'de kadının özgürlüğünü yansıtmaya çalıştım... AKP'nin ışığı da işte ancak sol taraftaki kadar aydınlatıyor... Yani Türkiye'yi değil, sadece kendi yandaşlarının dar bir çerçevesini....
Umarım biraz da olsa anlatabilmişimdir....

Yazdım, rahatladım mı? Hayır. Konu sadece bu kadar mı? Hayır. Açıklamadan sırf liste yapsam nelerin yanlış olduğuyla ilgili, sayfalar sürer. Belki yeni bir kategori yaparım, sırf bu tarz yazılar için. İnternetten üzerinden mahalle baskısına yardımcı olur en azından.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Aranızda üniversite okuyup da, sorunsuz ders seçimi atlatan var mı?

Sound of the Week #5

Glee gelince her hafta bir Glee paylaşacağım demiştim. Bu haftanın Glee şarkısı: Thriller/Heads Will Roll: 


video

Sabahtan beri ders seçiminden kafayı yedim. O nedenle bu şarkıyı da kendime alıyorum. Aslında arka planda sürekli bu çalsa iyi olacak, yoksa Bakırköy yolları bana sarı tuğladan.


Sakinleşeyim diye süper bir pasta yaptım en azından. İşe yarayıp yaramadığı şüpheli. Ama pasta güzel oldu. Bugün her şey sıkıntılı, Glee video'sunu görüntülüyemiyorsanız ya da ses kötü geliyorsa: 




4 Şubat 2011 Cuma

O*****

Birinci yazıyı bile yazmayacaktım aslında ne gerek vardı sonuçta konuyu daha da gündemde tutmaya. Ailesine yazık. Sağ olsun sevgili ülkemin sevgili köşe yazarları aynı duyarlılığı gösteremediler. Yok hatun orada burada, bir takım kişiler tarafından zıplatılıyormuş. Yok efendim, su testisi su yolunda kırılırmış. Ama bir de ben yazmayayım artık, aynı şeyleri. Anlayan anladı zaten, anlamayana davul-zurna saz.

Benim derdim bizimle.

Hatunlar toplanın bir buraya. Hepimiz orospuyuz tamam mı? Küçükken kaşarız, büyüyünce orospu oluyoruz. Yapmış, yapmamış olmamız önemli değil. Ölmüş olmamız da önemli değil. Ardımızda ileride bu yazılanları okuyacak bir çocuk bırakmamız da önemli değil. Suçumuz kanıtlanana kadar suçluyuz biz. Suçsuz bulunursak da yolluyuz.

Kanımızda alkol varsa haketmişiz başımıza geleni. Açık giyindiksek aranmışız. Gece dışarı çıktıysak kaşındık. Göz göze geldiysek tahrik ettik. Hayır dediysek, evet anlaşıldı.

Kabul edelim şimdi, aynı kurallarla oynamıyoruz biz erkeklerle. Zaten biz oynayamıyoruz bile. Erkekler oynuyorlar. Oyunculara da kerata deniyor, yüzde hafif bilmiş bir gülümsemeyle. Cesaretimizi toplayıp oyuna girsek, orospu oluyoruz işte biz.

Sabahtan beri sinirim bozuldu da. Size ne diye söylenip duruyorum sabahtan beri.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Rest in Peace

Defne Joy Foster öldü. Ailesinin başı sağ olsun. Ölüm sebebi şüpheliymiş. Bana ne. Alkol yüzünden böyle olmuş. Ölüyü rahat bırakın bari denyolar. Uyuştucu/eroin yüzünden olmuş. One ne ara geldiniz?

M.J. öldüğünde medyanın halini hatırlayan var mı? Bir ay boyunca neredeyse Billie Jean dinledik. Defne, kendisi söylediği gibi meşhurdu, popüler oldu Acun sayesinde. Popüler biri ölünce de ortaya çıkan manzara bu ne yazık ki.

Televizyonda ölüm haberlerinin nasıl verildiğini bilirsiniz, acılı anne kendinden geçer, kadınların hepsi ağlar, babalar bir yandan acılarını gizler, bir yandan dayanamaz sessiz sessiz ağlar. Ve yüzsüz muhabir, hepsinin dibine girer, hepsini yakından çeker. Ölen ünlü biri olunca, bu sefer bu tantana 20 kanalda birden bilmem kaç muhabir tarafından tek tek anlatılıyor tabii ki.

Gerçekten kusura bakmayın ama siz ne kadar çemkirseniz de, her gün ölen bir sürü insanın ölümü hiç bir zaman bir ünlünün ölümü kadar ses getiremeyecek. Başınıza uzay mekiğinden kaçmış bir klozet kapağı düşerek ölmediğiniz sürece de, ölümünüz ilgi uyandırmayacak. O kadar şehit ölüyor her gün. BİLİYORUZ! Bildiğimizi sen de biliyorsun. Ama sen duyarlı vatandaşsın ya, uyarmak zorundasın milleti, "Her gün şehitlerimiz ölüyor, bu kadar büyütmeyin Defne'nin ölümünü!" diye. Peki, duyarlı arkadaş sen ne yapıyorsun o her gün ölen şehitler için? Ne biliyorsun belki ben onlara da üzülüyorum gerçekten her gün haberlerde. Hadi şehitleri geçtim, onlar için yapabileceğim(iz) bir şey yoktu aktif olarak, görev sırasında öldüler. Peki, daha bugün evsiz bir adam soğuktan donarak ölmüş Beşiktaş'ta. Onlar için ne yapıyorsun duyarlı arkadaş? Tamam hatırladım ne yaptığını, biz evsizler için aranması gereken numarayı paylaştığımızda, sen "Kaçınınız telefonunda kayıtlı ki şimdi bu numara? Bu yaptığınız hep şov ve spam." diye söylenen gruptaydın.

Dipnot: "Facebook üzerinden mi kurtarıcaksınız dünyayı? diyenlerle bu grup genel olarak aynı kişilerden oluşuyor benim arkadaş listemde sizde de öyle mi? Facebook üzerinden dünya mı kurtarılır? Tunus ile ilgili haberleri okumadan cevaplamayın.

Defne'nin ölümü ile ilgili ikinci sinir olduğum nokta, sürekli bir alkolden öldüye getirilmesiydi olayın. Alkol kötü. Alkol yok. Alkol kaka. Bir yaşındaki oğlunu bırakıp nasıl gidermiş Taksim'e? Tabii, hatunların dışarı çıkması da kültürümüzde yok sonuçta, öpüşmek gibi, sevişmek gibi. Sonra bir de, ne işi varmış Kerem Altan'ın evinde? Efendim, şimdi söylemesi ayıp, K.A. orgy düzenliyormuş evinde. O nedenle oradaymış Defne'de.

Gitmeden bunlara da bir bak