I am not Alone

28 Haziran 2010 Pazartesi

Homofobiye karşı dans et~!


It's time to try
Defying gravity
I think I'll try
Defying gravity
Kiss me goodbye
I am defying gravity
And you wont bring me down!

I'm through accepting limits
''cause someone says they're so
Some things I cannot change
But till I try, I'll never know!

Bir aydan beri, pek renkli insanlarla bu günü konuşup durmuştuk: Pride yürüyüşü.

Hani korkuyorduk aslında azıcık başımıza bir şeyler gelir diye. Birazcık da ulan etrafa iyice açılıyorum çekincesi vardı. Ama birbirimizi gaza getirerek gittik yürüyüşe.

Taksim heralde uzun zamandır bu kadar renkli bir görüntü görmemişti. Uzun uzun şu oldu bu oldu diye bir yazı yazamam gereksiz çünkü benim bile aklımda küçük küçük notlar kaldı yürüyüşten.

İlk önce bandodan bahsetmem lazım. O kadar renkli ve neşeli bir gruptu ki, insan istemeden eğleniyordu onları izleyerek. İşte bandonun ortaya ilk çıkışı:

video

Sonra minik bir grup olarak bando öncülüğünde ara sokaklardan Taksim meydana çıktık. Ve işte asıl kalabalık orada olmaya başladı. Galatasaray Lisesi'nin orada çekilmiş bir fotoğraf sanırım yeterli kalabalığın ne kadar fazla olduğunu anlamanıza.


Yürüyüş yaklaşık 2 saat sürdü. Ne kavga ne de bir sorun çıktı. Gerçi bazı insanlara kalp krizi yaşatmış olabiliriz. Şimdiden özür diliyorum kendi adıma.

Homofobiye karşı dans et dediler~! Sanırım en çok sevdiğim slogan buydu. İkinci favorim ise bizim sloganımızdı: Love is never wrong. Türkçe'ye "Aşkın yamuğu yoktur." diye çevirisini yapan zihinlerimizi kutluyorum. :D

Aklımda kalan sloganlardan bir kaç tanesi:
  • Ayşe Fatma'yı, Ahmet Mehmet'i; birbirlerini sevebilmeli
  • Baskı, şiddet ahlaksa biz ahlaksızız.
  • Dans et, Dans et; Homofobiye karşı dans et! Dans et, Dans et; Transfobiye karşı dans et.
  • Beyaz atlı prens boşuna gelme.
  • Aşk aşk hürriyet uzak olsun nefret.

Sırf izleyen insanların tepkilerini görmek için bile gidebilirdim. Korkulu bakışlar. Tövbe tövbe diyenler. Kavgaya hazırlanan vücutlar. Utananlar. Ve tebrik eden bakışlar. Öcü olarak düşündükleri insanların aslında "normal" görünümlü insanlar olduğuna karar veren teyzeler. Dünyanın çivisi çıktı diye düşünen amcalar. En ilginci çocuklardı ama: Ne olduğunu tam olarak anlayamamışlar. Meraklı gözlerle bakıyorlardı rainbow'a.

Bitirmeden önce son bir fotoğraf:

Love is never wrong no matter how different it may seem.


21 Haziran 2010 Pazartesi

One Love Rules~!


Hey Mister D.J. put a record on
I wanna dance with my baby
And when the music starts
I never wanna stop
It's gonna drive me crazy

Music makes the people come together
Music mix the bourgeoisie and the rebels

Don't think of yesterday and don't look at the clock
I like to boogie-woogie, uh, uh
It's like ridin' on the wind
And it never goes away
Touches everything I'm in
Got to have it every day


One Love~!

İki günlük bir festivaldi bilmeyenler için. İlk gün biraz tatsızdı benim için, kadın olmanın dezavantajlarından birini yaşıyordum sadece. Zaten sonuna kadar bile kalamadım ilk gün. Ama ikinci gün tam bir efsaneydi. Aylardır bu kadar eğlenmemiştim diyebilirim. Konserleri pek sevmem aslında ama festivallerin yeri ayrıdır kalbimde. Nedeni çünkü konserleri beklerken yapılabilecek bir sürü eğlenceli aktivite var. Huyum kurusun hiçbir zaman sevdiği sanatçı için saatlerce sahne önündeki demirlerde bekleyen insanlardan olamadım.

İşte bunlar benim festival zulamın bir kısmı. Gerçi bir çoğu yolda kayboldu, bazılarının yerine yenileri geldi ama bir zamanlar bunların hepsi birden çantamdaydı. Şimdi sırayla başlayalım anlatmaya. Biliyorum oralarda bir yerlerde saklanmış okumak isteyenler var. ; )

Her ne kadar birinci günün konserlerini kaçırsam da, yine de bir iki cümle bir şeyler yazabilirim bence.

Birinci Gün~!

İlk gün biraz acemiydik ne nerede onu öğrendik ikinci gün rahat edelim diye. Konser alanına baktık biraz ama açıkçası ilk gün gruplarından benim ilgimi fazla çeken olmadı ama S. der ki, "Groove Armada out, Fischerspooner in.". Orada değildim o nedenle bilemeyeceğim ama zaten pek haz etmezdim Groove Armada'dan. Ayrıca Fischerspooner'ın fotoğraflarına bakınca da insanın pek bir sevesi geliyor kendilerini. Gerçi ben Sattas'ı da pek sevdim, solistlerinin tarzı pek bir hoştu.


Gerçi bence birinci günün gruplarından başka ilginç bir yanı daha vardı. Heteroseksüel bir azınlık vardı. Radarlarım yeterince iyi çalışıyormuş onu da anlamış bulunduk.

Air Star'a katılan arkadaşlar bize eğlenceli bir kaç dakika yaşattılar. Kendilerini tebrik etme ihtiyacı duydum nedense. Gerçi Tarkan dansı ne zamandan beri enstrüman olarak sayılıyor bilemedim ama seyirci olarak inandık ve dansı enstrüman yaptırdık.

Birinci gün ile ilgili son bir not da fiyatlarla ilgili olsun. Mojito'ya 20 TL vermek biraz koyuyor açıkçası. Biraların da daha ucuz olmasını beklerdik açıkçası. Efes, birazcık Miller'ı örnek alabilirdi bu konuda. Hazır biralardan bahsetmişken, aslında konserde bedava içki bulmak çok da zor değildi. Gusta, Mariachi ve Efes'in kahve aromalısının bedava ikramları vardı standlarda.

Birinci gün hakkındaki izlenimlerim ne yazık ki bu kadar ile sınırlı.

İkinci Gün~!

İkinci gün biraz yağmur etkisi altında kaldı kabul etmek lazım ama eğlenmemizi engelledi mi? Tabii ki hayır.

Erkenden gittik festival alanına. Sağ olsunlar AKM önünden kalkan servisler işimizi kolaylaştırdılar.

Festival insanıyım dedim ya, başladık teker teker oyunları oynamaya. Langırt'tan hemen vazgeçtik saniyeler içerisinde ne kadar kötü bir oyuncu olduğum anlaşılınca. Merinosla beraber Wii'de basketbol oynamaya gittik. Benim skorum 2 iken, Merinos 6 puan yapmayı başardı. Yenilginin acı tadını hala hissedebiliyorum. Ama kendimi karikatürümü çizdirerek avuttum. Dondurma yalayan Tansu Çiller'e benzemişim dediler. Ama karikatürcü amca gayet başarılıydı sonuçta.

Karikatürcüye el sallayarak veda ettikten sonra, erkeklerle yollarımızı ayırdık. Onlar tırmanma duvarına gittiler biz de Merinos ile şarkı tahmin etmece oynadık. Şaka maka aldım Beck's t-shirt'ünü. Sevgili B. de aldı bir tane. Diğerlerine ise ancak 5 tane güzel şarkı dinlemenin keyfi kaldı.


Parmaklarımızı boyatıp resim çektirdikten, el masajı yaptırdıktan, bulabildiğimiz bütün rozetleri topladıktan ve 2 GB'lık bedava USB'lerimizi aldıktan sonra bira zamanı geldiğine karar verdik. Ama öncesinde Mariachi'nin ilişki kodlu bilekliklerini almayı ihmal etmedik. Yeşil, ilişkiye açık anlamına gelirken; sarı, ilişkim var ama aldatabilirim her an tarzı bir anlam taşıyordu. Kırmızı, ilişkim var
ve başkasını aramıyorum anlamına geliyormuş. Siyah ise yeni ayrıldım mutsuzum demekmiş.

Ne kadar çok değinilecek şey var aslında ve ben hiç birini atlamak istemiyorum. Ne olduğunu tam olarak öğrenmeye vaktimiz olmadı ama Punk'ların kocaman top ile futbol oynamasını sevdik hepimiz. Aslında Punkları daha çok sevdik. Ortalıkta siyah diz altı çoraplarıyla ilginç bir görüntü oluşturuyordular bizce. Keşke o topla da oynamayı unutmasaydık eğlenceli bir şey gibi gözüküyordu..

Bu arada bahsetmeden geçmemek lazım. Asıl Joggling Zone çok eğlenceliydi. Adını bilmediğim saçma bir oyuna saatlerimi harcadım sanırım. Bence adı pıt pıt ama size mantıklı geldi mi bilemiyorum. Rastalı pıt pıtçı çocuğa saygılarımı sunuyorum ve yazıya devam ediyorum. Devam edersek güne, sahnede tam İlhan Erşahin varken, saçma bir yağmur başladı. Şikayet etmiyorum. Yağmurda konserin zevki bir başka bence.




Benim Dare to Dry'ın ne olduğunu öğrenme aşkım yüzünden sığınağımızı terk ettikten sonra yemek yemenin iyi bir fikir olduğuna karar vererek, yemek alanına gittik. Karnımız doydu taklidi yaptık ve yağmur bitince festival alanına dönme vakti geldiğine karar verdik. Bu arada grubumuz büyümüş ve kocaman olmuştuk. Bilirsiniz kocaman grupların sıkıntısını, bir yerden bir yere gitmek zordur biraz. Hep birinin bir tanıdığı çıkar.

Tanıdıklarla daha fazla büyüyen grubumuz, oturmaya oy birliğiyle karar verdi. Ama bütün masalar doluydu ve çimler ıslak. İşte bu sıkıntıda Beck's t-shirt'leri birer kurtarıcı oldular ve piknik örtüsü görevini gördüler bize.

Sophie çıkana kadar oturduk çimlerde. Sonra porselen tanrıça Sophie'ye tapınmaya gittik. Fazla söze gerek yok. Hatun mükemmeldi. Bir saat o dansetti, coştu biz de aynısını yaptık. Tek korkum The Ting Tings'e enerjimin kalmamış olmasıydı ama anlaşılan varmış ki The Tings Tings sahneden inene kadar bir saniye bile sakin sakin durmadım. Sophie'ye geri dönersek; hatunun etek kontrolü süperdi. Sadece iki kere frikik verdi. En sevdiğimiz şarkılarını çalarak da bizi hayal kırıklığına uğratmadı sevgili Sophie. Gerçi bilmediğimiz şarkılarında bile sonuna kadar eğlendik çünkü hatun o kadar başarılıydı. Bittiğinde içimizde hepimizin bir yerlere gidip oturma dürtüsü vardı ama Ting Tings'in aşkına olduğumuz yerde kaldık. Grubun gönüllülerinin getirdiği su ve biralarla ise kendimize gelmeye çalıştık. Bu arada etrafımızdakiler tarafından çeşitli tacizlere uğradık, Sophie'ciler yerlerini The Ting Tings fanlarına bırakırken.


Ve sıra günün son olayı The Ting Tings'de... Muhteşem, muhteşem ve muhteşemdi. İki kişi
kocaman bir orkestra görevi gördüler. Biz de onların bu çabasını coşkumuzu sonuna kadar göstererek takdir ettik. Ancak bazıları fazla coşkulanmıştı anlaşılan. Sevmiyorum sizi ÖSS'den ya da adı artık her neyse ondan çıkmış olan liseli gençlik. Ne diyordu sevgili inci üyeleri? "Beyler, adam liseli!". Bu arada hatunun tarzını özellikle şapkasını grupça takdir ettik. Beğenimizi kazandı kendisi. Ayrıca Türkçe konuşması da sempatik bir hareketti. Gerçekten boktan bir Türkçesi vardı, ama aynen söylediği gibi o nedenle konuşmayı bırakıp bizi dansettirmeyi başardı. Bir an "That's Not My Name" i söylemeyecekler sandık ama bizi hayal kırıklığına uğratmadılar ve son şarkıları oldu bizim en iyi bildiğimiz şarkıları.

Ve böylece bir güzel haftasonu da bitmiş oldu.

PS: Fotoğraf makinemin eksikliğini hissetmemek mümkün değil.

20 Haziran 2010 Pazar

Yorgun ve Çirkin

Aşırı yorgun hissediyorum son bir kaç gündür. Üstüne bir de aşırı çirkin. İki gün önce çok severek giydiğim kıyafetler sanki yakışmıyor artık. Kilo verdim biliyorum ama kilo almışım gibi geliyor yine.

Normalde bu durumlarda bir sevgili bulurdum kendime, o da yalan şu sıralar. İki sebebi var. Birincisi, ilişkiler o kadar karışık ki, ben çıkamıyorum işin içinden. Kim kimi seviyor, kim kimle yatıyor hesabını tutamıyorum artık. İkincisi, pek öyle sışarı çıkma havamda da değilim ki gidip birini bulayım.

Dün One Love'ın birinci gününü rezil ettim kendime. Gerçi ben yapmadım,
vücudum yaptı. Bakalım bugün nasıl geçicek? Kolumu kaldırmaya üşeniyorken akşama kadar nasıl dayanacağım mutlu mesut tavırlar içerisinde?

Üstüne üstlük hava çok sıcak. Sadece kedi gibi kıvrılmak istiyorum bahçede serin bir yere. Yanımda da laptop'um olsun kitabıma devam ediyim.

O zaman muka.

Şimdi giyinip süslenmem lazım. En azından bu kadarını borçluyum sevgili arkadaşlarıma~!

16 Haziran 2010 Çarşamba

Elfler Sizi Kutsasın~!


O môr henion i dhû:
Ely siriar, êl síla.
Ai! Aníron Undómiel.
Tiro! Él eria e môr.
I 'lîr en êl luitha 'úren.
Ai! Aníron...
......

Bir baktım da neredeyse her gün yazı yazmışım buraya. Sıkıntıdandır büyük ihtimalle. Ev biraz fazla sıkıcı yurt hayatına kıyasla. Yazacak konum var mı onu bile bilmiyorum. Sadece yazma isteği var içimde. Bir kaç günden beri planladığım
bir yazı vardı onu yazmaya çalışayım bari.
Masalları sever misiniz? Sanırım ben büyürken bana masalların gerçek olmadığını söylemeyi unuttular ki hala inanıyorum perilere, elflere, cücelere.
Küçükken en sevdiğim iki masal Alice in Wonderland ve Peter Pan'di.
Alic
e
'in
kendini birden bire gerçek hayatın saçmalıklarından kurtularak, özünde saçma bir dünyaya düşüvermesi ilginç gelmişti sanırım. Sonunda her şeyin bir rüya olması ise aslında sevindirmişti beni, çünkü ya benim rüyamda gördüklerim de aslında gerçeklerse ama ben rüya sanıyorsam?

Bu
şünce çocukken vardı bende, şimdi ise ben inandığım sürece bir
yerlerde Wonderland diye bir dünyanın olduğunu düşünüyorum. Bu arada aslında yanlış anlaşılmasın benim masallarım pek de öyle masum, pembe değiller. Biraz karanlık, biraz kırmızı, biraz parlak ve biraz çatlaklar.
Peter Pan'i ise sevmemin nedeni, çocuk her zaman çocuk olarak kalabilme yeteneğine sahip. O yaşından önce olgunlaşan insanlar var ya ben onlardan biriydim işte. Çocukkenn tam bir ufalmış yetişkindim. Şimdi ise yarı yetişkin bir çocuğum. Yetişkin gibi davranmam istenmediği, ya da gerekmediği sürece çocuk gibi davranıyorum. Söylemeliyim ki çocuk gibi davranmak kesinlikle daha eğlenceli. Odanın içinde kaloriferden gelen tıkırtıları hayalet kedilere bağlıyabiliyorum mesela.
Geçen sene bir kodum vardı: "...aaand imagination goes wild~!". Bunu duydukları anda insanların beni bir süreliğine kendi başıma bırakmaları gerekiyordu. Çünkü ben çoktan Wonderland'in altın kapılarını aralamış, mor ağaçların, konuşan çiçeklerin ve uçan balıkların arasından geçerek elflerin yanına ulaşş oluyordum. Artık bu koda pek ihtiyaç duymuyorum. İnsanlar alıştılar ya da alışş gibi yapıyorlar. Ama burdan söylüyorum size, evetyeterince zorlarsam elfleri hatta ve hatta perileri görebilirim mesela uykusuzda limonata içerken.
Bazen kendimi kocaman bir vücüda sıkışş bir çocuk gibi hissediyorum. Sanırım sadece o zamanlar yetişkin yanımla savaş içerisine giriyoruz. Fazla oyun oynamayı seviyor çocuk yanım, sonuçlarını düşünmeden. Birden kendimi alakasız ve gereksiz bir insanla flört ederken buluyorum. Hoop yarına buluşma ayarlamışım. Sonra yetişkin yanıma kalıyor yalan sıkmak bir bir tane.
Ne diyordum? Evet, masallar gerçekmiş falan. Geçen annem sordu, kızım gerçekten var mı şu elfler diye. Evet varlar, sırf ben inandığım için. Milyonlar hiç bir geçerli kanıtları olmadığı halde aslında inanıyorlar dinlere de, onları gerçek hale getiriyorlar. Benim mantığıma göre de, ben elflere inandığım için elfler var.
Elfler sizi kutsasın~!
PS: Normalde bu kadar çok saçmalamayı bir anda söylemem ama sıcak beyin hücrelerime yaramıyor sanırsam.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Say Cheeese~!


Once upon a time there was a tavern
Where we used to raise a glass or two
Remember how we laughed away the hours
And dreamed of all the great things we would do
Those were the days my friend
We thought they´d never end
We´d sing and dance forever and a day
We´d live the life we choose
We´d fight and never lose
For we were young and sure to have our way.


......

Canım sıkıldı facebook'a koyduğum albümlere baktım. Hepsine tek tek bakmak birazcık imkansız ama en azından hepsine göz gezdirebildim.

Fark ettiğim şeyler:

1) Saçım ne çok şekil ve renk değiştirmiş yaklaşık 2 sene içerisinde. Her ton kırmızıyı hatta zaman zaman pembeyi görmüşlüğüm olmuş. Saç modellerine gelince, emodan tiky sınırına kadar onlarca model.

Aslında normal. Her zaman o en ufak bir sıkıntıda saçlarıyla oynayan kadınlardan oldum. İlk sevgilimden ayrılınca mesela, erkek gibi saçlarım olmuştu. Öyle üzerinde fazla düşünmem de, 10 dakika içinde karar veririm, kuaförüme gider ve yaptırırım. Yakışmazsa diye de düşünmem hiç. Elbet yakışan bir kullanımı vardır. Olmadı güzel bir makyaj ile dengelenir.

2) Kıyafetlerim gittikçe açılmış orası kesin. Geçen birisi sorma akıllılığını göstermiş neden dekolte diye, resmen dumur oldum sustum kaldım. Sonra sakin sakin düşündüm. Her şeyden önce dekoltemi seviyorum. Sevdiğim şeyleri de paylaşmak istiyorum. Hem görüntü kirliliği yarattığımı da düşünmüyorum, zaten aşırı açıldığımda etraftan gelen "Hande! Memeee!" bağırışları ile üstüme çeki düzen veriyorum.

Sonra, açıkçası güzel bir eleme sistemi. Gözler mi, göğüsler mi? Nereye odaklanıyorsunuz ben konuşurken?

3) Fotoğraf makinemi tam kapasite kullanmayı anca öğrenebilmişim ama işte o da hemen bozuluverdi.

4) Çok eğlenmişiz her albümde onun farkına vardım, hiç bir üzüntümüz yansımamış resimlere. Sanırım fotoğrafların en güzel özellikleri de bu, güzel anlarımızı hatırlatıyorlar bize. İşte onlardan bir derleme:



PS: Bir de şu alttaki tepki şeylerini değiştirmek istiyorum ama nerden yapılıyordu unuttum.

13 Haziran 2010 Pazar

A.Q.

Blame it on the girls who know what to do
Blame it on the boys who keep hating on you

Blame it on your mother for the things she said
Blame it on your father but you know he's dead

......

Çok sinirliyim şu anda. Zaten yazılarımın çoğunu sinirliyken yazdığım için aslında pek bir farkı yok diğerlerinden. Sadece bu yazı benimle ilgili değil pek. Normalde dikkat ederim aslında burada kullandığım dile ama yazının ilerisinde küfürlerle karşılaşacaksınız kuvvetli ihtimalle benden söylemesi.

Lise ilişkilerinden her zaman nefret etmişimdir. Kızlar fazla salak erkekler fazla maço oluyorlardı kannımca. Genelleme yapmış oldum en büyüklerinden ama benim gördüklerim hep böyleydi. Şimdi, benim bir erkek kardeşim var. Adam gitmiş bir tane kız bulmuş kendine. Orospunun teki. Hatun birileriyle sırf yalnız kalmamak adına beraber oluyor. Kendisini de ne bulunmaz Hint kumaşı sanıyorsa, sürekli "Şunu yap yoksa ayrılırız triplerinde." Pek benzemeyiz birbirimize ama huyumuz benzer aslında özünde. Adam kestirip atmış. Ayrılalım o zaman. Boşta kalan hatun hemen lise modunda yarın beni göremezsen suçlusu sensinden başlayarak bütün klişeleri sıraladı. Malum adam daha pek toy. Acıdı kıza en sonunda. Yeniden çıkmaya başladılar öyle.

Ama hatun orospu işte. Eski erkek arkadaşıyla hala görüşüyormuş anlaşılan. Sanırım kendi kafasında ikisini de elinde tutmaya çalışıyormuş ama o işler lisede yürümediğinden hatun sadece iki çocuğu birbirine düşman etmeyi başarmış

Bugün de sevgili kardeşim bir partiye gitti. Çocuk da oradaymış. Çıkışta 10 kişi, kardeşime dalmışlar. Bir güzel de benzetmiş orospu çocukları. Sahipsiz mi sandınız ulan? Bizimki en azından akıllı polis amcalara sığınıvermiş. Şimdi karakolda bekliyor. Annemler yolda, gece trafiğine yakalanmışlar. Ben eve yeni döndüm. Sinirden yerimde duramıyorum.

Erkek arkadaşlarımla konuştum, normal diyorlar, abartılacak bir şey yok. Ama ben o kadar masum bakamıyorum olaylara. Sevindiğim tek konu, çocuklar 18'den büyükler de, dava açılınca sicillerinde kalacak leke olarak. İş bulamasın piçler. Elbette geçecek kardeşimin morlukları ama sildirin sıkıyorsa o lekeyi sicilden gerzekler. Gerçi bunlar zengin piçleri, bulurlar bir yolunu ama en azından ailenize açıklamaya çalışın bakalım durumu. Tabii ki, bir de okula.

Aslında kavgaya karşı değilim çok fazla, eşit iki insan arasında sayılar eşit olduğu sürece en azından olabilir diyorum da, böyle bir kişinin üzerine çullanmak bence erkeklik değil.

Son olarak geçen facebook'ta mükemmel bir küfürle karşılaştım. Onunla bitirmek istiyorum bu yazıyı.

"Seni doğuran ananın-babanın amını/götünü 300 tane eşşek siksin ard arda hemde~!"

PS: Normalde sevmem pek anaya/babaya giden küfürleri ama bu sefer onları da suçluyorum. Seçkin bir aileyim diye hava atıyorsun ama oğlun defolu haberin yok.

PS2: Kız için ise, umarım en kısa zamanda biri siker de belki hatun doyar diyerekten iyi dileklerimi sunuyorum.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bir senem nasıl geçti?


When I get older, I will be stronger,
They'll call me freedom, just like a Waving Flag,
And then it goes back, and then it goes back,
And then it goes back
...
So we struggling, fighting to eat and
We wondering when we'll be free,
So we patiently wait, for that fateful day,
It's not far away, so for now we say

...

Malum öğrenciyim. Bana göre öğrencinin senesi haziranın ortasında biter, eylülün ortasında başlar. 1 Ocak sadece içilecek başka bir gündür. Şimdi finallerim bittiğine göre, benim senem de bitmiş oluyor. Peki bir sene boyunca neler oldu bakalım? Olayları sıra sıra yazmak isterdim ama o ışığı göremedim kendimde. Öncelik sırasıyla da yazmıyorum. Aklıma geldiği şekilde...

En önce artık mühendis adayı değilim. Uzun uğraşlar sonucu en azından asıl istediğime daha yakın bir bölümdeyim. Asıl isteğimin ise üniversite de olmadığını anladım. Hep derlerdi üniversite araç, amaç değil diye. Yeni yeni anlıyorum işte ben de.

Fotoğraf makinemin içine şeytan girdi. Ya insanın makinesi durduk yere titrer mi, bir kaç fotoğraf çektikten sonra? Ama iyi kullandım kendisini facebook şahidimdir.

Aylarca Alice in Wonderland bekledim. Tim Burton beni hayal kırıklığına uğrattın ilk defa. En sevdiğim masalı daha güzel anlatmanı beklerdim senden. Sanki tekrar etmeye başladın kendini. Öte yandan "7 Kocalı Hürmüz" ile mutluluğun doruklarına ulaştık. Ezop'u seviyoruz kısaca. Iron Man 2 ve Sex and the City 2 hala izlenilecekler listemde. Scarlett'ın filmlerini tekrar tekrar izlemekten bıktım, Iron Man 2 ile en azından bir film daha eklenmiş olacak Scarlett filmleri listesine. Gerçi "Vicky Cristina Barcelona" nın her daim gideri var ama yenilik iyidir. Sex and the City 2 yasaklandı. Ülkemi ve ülkemin genel dinini sevmediğimi daha önce de söylemiş miydim?

Yasak derken, sevgili ülkem google'ı yasaklamanın akıllıca bir hareket olduğunu düşünmüş olmalı ki, google artık yasak.

Baykal'ın pornosunu izledik daha ne olsun aslında. Yazık oldu gerçi bu nedenle bıraktı koltuğunu ama gitmesi de lazımdı artık zaten.

Hayatıma fırtına gibi giren muhteşem insanlarla tanıştım. Merinos'a sevgilerimi iletiyorum buradan.

Bir kez daha aşık oldum. O da mahvoldu gerçi. O nedenle yeni bir karar aldım: Birinden hoşlanınca yatağın altına saklan ve geçinceye kadar orada bekle. Nasıl?

Artık daha bir cesurum daha bir açığım daha bir kendime güveniyorum. Ve ne yazık ki daha umursamazım. Elimde olmadan kırdığım insanlardan özür diliyorum. Herkesler üstüne alınabilir bunu.

Türkçe'm artık daha iyi gibi, blog sağ olsun. İzleyicilerin önemli bir faktör olduğunu düşünmemiştim daha önce.

Dil demişken, yıllardan beri planladığım kitaba başladığımı söyledim mi? Hem de çizimlerini de yapıyorum kitabın. En azından kafam boşalmış oluyor.

Gerçi beni pek ilgilendirmezdi ama Lost bitti sonunda. Her hafta teori dinlemekten gına gelmişti resmen.

20 yaşıma girdim. Sandığım gibi depresyona da girmedim yaşlanıyorum diye. Aksine yeni yaşımı olgunlukla karşılıyorum. 20 yaşında kocaman bir kadın oldum. Çocuk denmiyor bana artık. Unutmadan bayan değil kadın.

Bu seneki konserleri duydun mu? Sırf onları saymaya kalksam ayrı blog yazısı çıkar. Ama Mika ile başladık, Eric Clapton ile devam ediyoruz.

Ne yazık ki insanlar hala acımasız. Savaşlar azalmıyor, azalmadılar.

Gülçin'in başarısını duymayan kaldı mı? Hatun yönetmen olma yolunda ilerliyor kocaman topuklu ayakkabılarla, iz bıraka bıraka. Ve kurt kırmızı başlıklı kızı kapıverdi.

Gözlerimi mavi yapmaya karar verdim. Gözlerim isyan etti neredeyse kör oluyordum.

Aklıma ilk olarak gelenler bunlar. Biraz serbest çağrışımla biraz ıkına sıkına anca bu kadar. Eminim unuttum çok önemli bir çok olayı ama yapacak bir şey yok artık.

PS: Çok merak ediyorum gerçekten okuyan birileri var mı?
PS2: Bir de, birazcık resim koymaya mı başlasam acaba çok mu renksiz?

4 Haziran 2010 Cuma

You take your girl
And multiply her by four
Now a whole lot of woman
Needs a whole lot more


Şimdi Mika ile sahneye çıktım ya, hemen tepkiler geldi ardından. Bilmeyenler için araya dipnot, Mika'nın seyirciler arasından yaklaşık 10 kızı ilginç kostümlerle sahneye çıkartıp dansettirme gibi bir huyu var ben de onlardan biri oldum işte... İyi tepkileri geçiyorum hemen, hepsi aşırı mutlu etti beni ama onlarla bir blog yazısı olmuyor nedense, ancak egom tatmin oluyor. Gelelim kötü tepkilere...

"Kızım ne işin var sahnede o kıyafetle, her tarafın açık, neyine güvendin de çıktın?" İşte bu uzun soruya bir ekleyin, iki çıkarın varyasyonlarını bulun. İşte bir de bunu hani ben senin arkadaşınım senin iyiliğini düşünüyorum, senin için en iyisini ben bilirim adı altında yapıyorlar ya, o zaman şalterler atıyor bende. Normalde insanlarla pek birebir münakaşaya girmem, direkt çeker giderim ama bu sefer hepsine teker teker haddini bildirmeyi ben "arkadaşlık" görevi olarak gördüm.

Ama o kızgınlıkla aslında bir cevap vermeyi unutmuşum onlara. Neyime güvenim çıktım? Açıkçası hiç bir şeyime. Sahne arkasında görseniz benimle aynı kıyafeti giyen 5 hatun, panik halinde birbirimizi rahatlatmaya çalışıyorduk. Gerçi aslında bu soruyu soranlar, vücuduma gönderme yapıyorlar ama, dur onu da cevaplayalım. Evet şişmanım, yani? Şu ana kadar bu bana ne kadar ve hangi konuda engel oldu bu? Hani kendi teninde rahat etmek diye bir deyim vardır ya, hiç bir zaman anlayamayacağım iki kilo göbeği var diye dışarı çıkmayı reddeden, fotoğraflarda her tarafını gizlemeye çalışan hatunları.

Hadi devam soruların cevaplarına... Aslında tek bir cevabım kaldı. Eğer yapmasaydım, pişman olacaktım. Önünüze gelen kaç fırsatı reddediyorsunuz? Ben hiç birini reddetmemeye çalışıyorum en azından bilinçli olarak. Sırf daha sonra pişmanlığını yaşamamak için. Ayrıca, gerçi daha yaşlanmadığım için şahsen bilemeyeceğim ama görenler bilenler demiş ki, yaşlanınca yaptıkların değil yapmadıkların için pişmanlık duyacaksın diye.

Son bir soruya cevap... "Nasıl yaptın ya? Ben olsam asla yapamazdım." En kötü ne olabilir diye düşün. En kötüye kendini alıştır. Zaten en kötüyü halledebiliyorsan yapmanın önünde başka engel kalmadı. En kötü ne olabilir ki, düşüncesiyle yapamayacakların o kadar sınırlı ki~!

İşte bir de fotoğraf koyuyorum, gittim bir de utanmadan Mika'ya sarılarak poz verdim~!


2 Haziran 2010 Çarşamba

Yaş

Şimdi ortalama insan ömrü gittikçe kısalıyor değil mi? Peki, eskiden insanlar daha erken hayata atılıyorlardı bu da bir gerçek. Mesela 20 yaşlarında evlenmek normal bir şeydi. Yani hayatlarının kontrolunu daha erken ellerine alıyorlardı. Şimdi bir de bize bakalım. 20 yaşındayım, hala okuldayım. En azından bir 3 sene daha üniversite bir de üstüne MBA durumları var. Mezun olma yaşım oldu mu 25. Daha bunun adam akıllı iş sahibi olma sıkıntısı ile geçicek bir süre var. İnsan ömrü de kısalıyor demiştik. Bu durumda bizim adamakıllı yaşayacak daha az vaktimiz mi var?

Üzücü.

PS: Başlık yazmaktan nefret ediyorum sanırım.

Gitmeden bunlara da bir bak